Beynimizin çocukluk anıları söz konusu olunca iyi olanları hatırlama gibi bir huyu var. Pek çok insan, yıllar geçince keşke çocukluğumuza dönsek der bu yüzden. Peki çocukluğunuzda büyük bir karanlığınız varsa ve bu hayatınız boyunca sizi takip ediyorsa? Bu karanlıktan kurtulmanın tek yolu anlatmaktır aslında, tüm hislerinizi kelimelere, kağıtlara dökerek.

David B. de böyle düşünmüş olacak ki çocukluk hikayesini karanlık çizgilerle anlatmak istemiş. Olayın onun iç dünyasında yarattığı tahribatı albümün her çizgisinde fark edebiliyoruz. Aslında bu kurduğum cümleler çizerimizi kızdırabilir, çünkü kendisi abisinden rol çalmak istemiyor; bu onun hikayesi, bu onun hayatta neler yaşadığının bir yansıması. Çok güzel bir aile ile başlıyor her şey. Pierre-François, Jean-Christophe ve Florence üç kardeş ve birlikte çok eğlendikleri bir hayal dünyaları var. Anne ve babası kendi halinde işlere sahip olan güzel bir dünya. Sonra kardeşlerin en büyüğü Jean-Christophe bir rahatsızlık geçiriyor ve ailenin sonsuz araştırma serüveni böylece başlamış oluyor. 1960’lı yıllarda zor bir durumda kalıyorlar, her doktor başka şey söylüyor. Sonunda en büyük kardeşin rahatsızlığı belli oluyor; epilepsi. İşte konu bundan sonra Jean-Christophe için yaşadığı tüm zor şeyleri ve ailenin onu koruma içgüdüsü ile yaşadıkları ruhsal durumları anlatmaya başlıyor. Rahatsızlık fark edilmeden önce birlikte oyun oynadıkları tüm çocuklar, sokakta sadece yanından yürüyüp geçtiği insanlar, okul arkadaşları ve bazen kardeşi bile onun bir yerlere kapatılması, sokağa çıkmaması gibi şeyler söylemeye başlıyorlar. Kimse bakmadan geçmiyor, herkes bir fikir veriyor ama bu fikirler hep onu yaşadığı hayattan soyutlamak için. Kötü şeyleri insanlar görmek istemiyor, sokağa çıktıklarında bile hayatın gerçekleri ile yüzleşmek istemiyor kimse. Hayatı zor olan ve tedavisini bulmak için şifacılara, medyumlara, uzak doğu kültürüne varana kadar her şeyi deneyen Jean-Christophe aslında sadece sade yaşamak istiyor. Ama kimse buna izin vermiyor, bir nöbet geçirmese bile ona acıyarak bakan insanlarla dolu çevresi.

Neden bu kadar zor diye düşünüyorsunuz? Neden insanlar için bir şeyi normalleştirmek bu kadar zor? Bu kötü bir kullanım değil, örnek vermek gerekirse yanınızdan tekerlekli sandalye ile geçen birine nasıl baktığınızı hiç düşündünüz mü? Sadece bakmayın, kimse sizin acı dolu gözlerinizi görmek istemiyor. Bu şekilde onlara yardım etmiyor, onları psikolojik bir izolasyon ile başbaşa bırakıyorsunuz. İşte Jean-Christophe da bunu yaşıyor, gittiği okulda sara krizleri yüzünden okulda daha fazla kalamayacağı belirtiliyor. O da nefret büyütüyor içinde, hastalığını bir nefrete dönüştürüyor. Hitler’e sempati duymaya başlıyor, faşist bir lider olmak istiyor. Bu düşünceler kötü değil; bu onun kaybettiği abi, arkadaş, sade bir insan olma statüleri için kendini koruma isteği sadece. Ailesinin hastalığını yatıştırdığını düşündüğü katojenik yeme alışkanlığı tamamen bırakıyor, tek başına sokaklara çıkıyor, kendini kaybettiriyor. Çünkü hep birinin kontrolünde olmak çok zor, Jean ergenliğe girmiş ve hayatı keşfetmek isteyen bir çocuk sadece ama nefrete dönüştürdüğü hastalığı onun hiç peşini bırakmıyor.

Sevdikleri insanlar ölmeye başlıyor, çizerimiz ve çizgi romanımızın kahramanı Pierre de hayata ve bu hastalığa karşı olan nefretini çizmeye başlıyor. Kanlı savaşlar, büyük ordular, siyah çizgiler… Küçüklüğünden beri olan bir sevda aslında bu, Cengiz Han’a duyduğu büyük hayranlık çizgilerine çocukluğundan beri yansımış durumda. Herkes kötü bir şey olduğunu düşünüyor ama o iç dünyasını böyle anlatıyor. Yıllar geçtikçe ve durumlar zorlaştıkça sözler değil çizgiler anlatıyor artık onu. Kendine sert bir zırh çiziyor hatta, zırhıyla ağzını da kapatıyor, bu zırh onu hayattan ve tüm kötü yetişkinlerden koruyor. Yıllar geçiyor, belki aile düzeliyor ama bu hayat mücadelesi her zaman onların yanında. Jean aile için bir hayat mücadelesi olmaktan dolayı çok üzgün ve kullandığı tüm o ilaçlar onun sadece bir ”hayat” yaşamasını sağlıyor, biyolojik anlamda yaşanan bir hayat diyebiliriz. Lakin sevgi her zaman baki, bu aile bu durumda kendine daha çok sarılarak atlatıyor aslında. Herkes içine kapanıyor. Florence sonsözünde sara krizi ile bezenmiş olması çevre tarafından bir hayatın yok edilmesine neden olmayacağını çok sade iki cümle ile açıklıyor;

Bu ciltlerde kuşkusuz mutlu sondan emin olmak istiyordum. Remy’nin de söylediği gibi -ve onun sayesinde-  epilepsiden sonra da bir hayat var.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here