Sabahattin Ali, 41 senelik ömründe yaptıklarıyla Modern Türk Edebiyatı’nda ismini yukarılara yazdırmış biri. Sabahattin Ali, okuru alıp oradan oraya vurmaz, sürüklemez. Sakince oturtur, ne söyleyecekse söyler. Gerçeği çarpıtmadan yüzüne çarpar.

“Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin.”

25 Şubat 1907 tarihinde, Osmanlı’nın son döneminde, asker kökenli bir ailenin çocuğu olarak Gümülcine’de doğdu. Askerlik ailede yaygındı keza babası Ali Selahattin Bey de piyade yüzbaşısıydı.

Küçük yaşlarında Çanakkale’de yaşadı. Fakat bu süreç dönemin şartlarından ötürü son buldu. Savaş ve çatışma ortamı vardı. Babasının işinin stresi ve sürekli bir tehdit altında oluşları annesini çok kötü etkiliyordu. Psikolojik olarak zor zamanlar geçiren annesi, iki kez intihara teşebbüs etmiştir bu süreçte. Bunun üzerine aile Edremit’e yerleşmiştir. Sabahattin Ali Edremit’te okumuştur bir süre. İstanbul’da eğitim hayalleri vardır. Galatasaray Lisesi’ne gitmek isteyen Sabahattin Ali her şeyi ayarlamıştır. Fakat ne yazık ki savaş hallerinden tüm kurumlar da etkilenmiştir, okullar dahil. Sabahattin Ali bu talihsizliğin üzerine Balıkesir’e gidip Dar-ül Muallimin’e girdi.

Öğretmen Okulu’na girmesi Sabahattin Ali ve yeteneği için büyük bir şans oldu. Kalemiyle bu yıllarda tanıştı. İlk öykü ve şiirini bu dönemde yazdı. Başarılı kalemi ve tasvir gücü o zamanlar sadece okul gazetesinde ve bazı dergilerde okunabiliyordu. Sabahattin Ali bu yıllarda mutasavvıf Abdulkadir Geylani’ye yoğun bir ilgi duyuyordu. Hatta “Abdulkadir Geylani Hazretleri’ne…” diyerek giriş yaptığı “Nefes” isimli bir de şiir yazmıştır.

1926 senesinde ise büyük hayranlık duyduğu babasını kaybetti.

Babam İçin

Allah’ım!
İşte bugün,
Şu zavallı ömrümün
En matemli bir günü.

Elim böğrümde kaldım,
Ben bugün haber aldım:
Babamın öldüğünü.

Bitti hayatın tadı,
Bu haber bırakmadı,
Dudağımda tebessüm.”

Lise öğreniminin son yılını İstanbul’da tamamladı ve ardından öğretmen olarak atandı. Bir süre Anadolu’da öğretmenlik yapmasının ardından Almanya’ya gitti.

“Gözümün önünde yepyeni bir dünya açılır gibiydi.”

Almanya’da kendini geliştirdikçe geliştirdi. Rus ve Alman Edebiyatı’nı okumaya ağırlık verdi. Sosyalist düşünceyle de bu şekilde ilgilenmeye başladı.
Almanya’da yaklaşık iki sene kalmasına rağmen, onda ciddi değişikliklere sebep oldu ve yeni pencereler açtı. 1930 senesinde ülkeye döndü. Aynı yıl Resimli Ay dergisinde düzeltmen ve sekreter olarak çalışan Nâzım Hikmet’le tanıştı. İlk toplumsal gerçekçi öyküsü “Bir Orman Hikâyesi” Resimli Ay’da yayımlandı.

Dönüşünün ardından Aydın’a öğretmen olarak atandı. Onun birikimini aktarmak diye nitelendirdikleri yıkıcı propaganda olarak adlandırıldı. Aydın’da hapishanede geçirilecek kısa bir süreç başladı böylece. Fikirler ve iyi bir kalem duvarların içine hapsedildiğinde en muazzam eserlerin de temelleri atılıyor.

1931 yılında mesleğine devam ederken Konya’ya tayini çıktı. Ziya Gökalp hayranlığı da bu sıralarda açıkça hissediliyordu.

Durağan kelimelerinin altında yoğun fikirleri vardı Ali’nin.

Ama durağan bir hayatı yoktu tabii. Bir iddiaya göre Sabahattin Ali’nin arasının bozulduğu birkaç kişi Atatürk aleyhinde şiir okudu diyerek onu ihbar etti. Telifini ödemedikleri gerekçesiyle Sabahattin Ali yazı göndermeyi kesti ve o kişiler de bir nevi intikam aldı. Okuduğu şiirde Atatürk’ün adı geçmediği, şiirin başka bir şeyi anlattığı vurgulanarak savunulmaya çalışıldı. Fakat nafile bir çaba. Tüm bunlara rağmen 14 ay hapis cezasına mahkûm edildi. Kendisi de olayı şu sözlerle değerlendirmiştir:

“Benim mesele, senin zannettiğin gibi fiyakalı bir zamanımda ağzımdan kaçırdığım sözlerin neticesi değildir. Aramın açıldığı bir iki namussuz başıma bu işi getirdi. Geçen sene Mayıs’ında falanca yerde Gazi’yi ima ve telmihen tahkiri tazammun eden bir şiiri falan yerde okudu, dediler. Adli safahat lehimde olduğu halde, müddei-i umumi yaranmak için mahkumiyetimi talep etti, hâkim de korktuğu için mahkûm etti. Temyiz, cezayı aleyhimde nakşetti, cezama iki ay daha ilave edildi. Şimdi 14 aya mahkumum ve aşağı yukarı üç ayını yattım. 11 ayım kaldı demektir.”

“Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı.
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.”

Tutukluluk sürecinde, Sinop Cezaevi’nde kalırken, hapishane şarkıları ismini verdiği birçok şiir yazdı. Bu şiirleri biliyoruz, hepimiz eşlik ediyoruz. Sabahattin Ali’nin olduğunu bilmeden belki.

Leylim Ley, Aldırma gönül, Göklerde Kartal Gibiydim, Çocuklar Gibi, Dağlar, Geçmiyor Günler ve daha niceleri.
Denizin sesini işiterek, soğuk duvarlara yaslanmış halde yazdığı şiirleri.

“Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül, aldırma”

Cumhuriyetin 10. Yılı affından yararlanarak tahliye oldu. Ama bu kez memuriyeti yanmıştı. Varlık Dergisi’nde Atatürk’e hayranlığını anlatan bir şiir yayımladı. “Benim Aşkım” şiiriydi bu. Kimileri tarafından Sabahattin Ali’nin gerçekten aklanmayı umarak yazdığı düşünüldü. Kimileri ise “sadece” aklanmak için, içten olmayan bir şekilde yazmakla suçladı Ali’yi. Bu şiirin yayınlanmasından bir süre sonra Sabahattin Ali işine geri döndü.

“Altın gibi sarı saçlı, fevkalade güzel lacivert gözlü, beyaz tenli gözlerinin etrafında yazın beliren seyrek çilli ve uzunca boylu bir kızcağızdır. (Uzunca boylu dediğim ”1.60” boyunda, kadınlara göre uzun. Ben ”1.62”yim…)
Gayet sessiz, okumaya ve düşünmeye meraklı; kendi halinde bir mahluk…Yaşı tam 20…
İsmi de Aliye…”

1935 senesinde Aliye Hanım ile evlendi. 1937 senesinde kızları Filiz dünyaya geldi.

Soyadı Kanunu çıkmasının ardından ailesine “Şenyuva” soyadını verildi. Fakat yazar, babasının ön adı olan “Ali’yi kullanmak istedi.
Zaten daha öncesinde de yazılarında “Sabahattin Ali” imzasını kullanmıştır. Sabahattin Ali, soyadını bu yönde değiştirebilmek için nüfus müdürlüğe gitti fakat “Ali” isminin soyadı olarak kullanmasına izin verilmedi. Bu yüzden Ali yeri Alı soyadını aldı. Kimliğe göre Sabahattin Alı.

“Sen benim sevgilimsin sevsen de sevmesen de aradığım yerlere benzeyiş buldum sende.”

Kızı Filiz Ali tüm okuyucularını isim konusuyla ilgili birçok röportajında uyarıyor. Sabahattin Aali diyerek yani A harfi uzatılarak telaffuz edilmediğini sık sık belirtiyor. Sadece “Ali”.

Sadece bir yazar, şair, fikirleri ve ideolojisiyle yaşayan bir adam değil Sabahattin Ali. Aşık bir eş, sevecen baba. Bunu en net gördüğümüz yer şüphesiz mektupları. Bizzat tanıklık ediyoruz hayatlarına. “Canım Aliye, Ruhum Filiz” kitabıyla.

Sabahattin Ali’nin en büyük hatırası çevirileri, şiirleri, öyküleri ve üç tane romanı.
Romanları tadı damakta kalan cinsten. Sadece üç tane; Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940), Kürk Mantolu Madonna (1943)

Kuyucaklı Yusuf romanı toplumsal gerçekçilik akımının öncüsü sayılabilecek bir romandır. Hayatı ve insanı, zaafları ve isyanı, gündüzü ve geceyi anlatmıştır Sabahattin Ali.

“İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir.”

İçimizdeki Şeytan çıktığı dönemde pek de beğenilmedi. Yüzeysellikle bile suçlandığı olmuş. Belki de satır araları okundu da anlaşılamadı. Bunun yanı sıra İçimizdeki Şeytan romanı ile Nihal Atsız’ın çok sert eleştirilerine maruz kaldı Sabahattin Ali. Aralarında bir hakaret davası da açılmıştır bunu üzerine. Atsız, Sabahattin Ali’yi sol eğilimi başlamadan evvel de tanıyormuş zaten. Dava iki tarafında belli bir ceza almasıyla sonlanmıştır. Sabahattin Ali’nin cezası da işinden olmasıdır. Öğretmenliğe kesin vedası bu noktada gerçekleşti.

Kürk Mantolu Madonna ise onun en bilinen eseri. Bugünlerde hala popüler.

“Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”

Uzun yıllar Ankara ve İzmir’de yaşadı. Meslek olarak yazarlıkta devam eden Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile Marko Paşa dergisini çıkarmaya başladı. Marko Paşa siyasi bir mizah dergisiydi ve tek parti dönemiydi. Beklenenden de fazla ilgi gören dergi bir süre sonra kapatıldı. Yazdığı yazılar sebebiyle zaten sık sık gözaltına alınıyordu Sabahattin Ali. Marko Paşa kapatıldı ama Malum Paşa, Merhum Paşa gibi isimler alarak tekrar hayat buluyordu.
Marko Paşa dergisinin bir de ibaresi vardır başında: “Toplatılmadığı zaman çıkar. “ veya “Yazarları hapiste olmadığı zaman.”

Marko Paşa’da çıkan bir yazısından ötürü yine hapse girdi.

Baskı ve sıkıntılardan bunalmıştı. Belki hayatta artık farklı bir yön planladığından ya da belki de bambaşka bir sebeple yurtdışına kaçma girişiminde bulundu. Ali Ertekin o gün kaçıracak ve katili olduğu söylenen isim olsa da aslında netleştirilmiş bir sonu yok Sabahattin Ali’nin.

Ali Ertekin ifadesinde olayı şöyle anlatmıştır:
“Komünist olduğunu söyledi. Önce Bulgaristan’a sonra Moskova’ya gideceğini, Türkiye ‘ye dönüp hükümeti devireceklerini söyledi. Ben karşı çıktım sınırdan geçemeyeceğimizi söyledim. Tartıştık, elimde kalın bir ağaç dalı vardı, vurdum yere yığıldı. Öldüğünü anlayınca orada bırakıp İstanbul’a döndüm.”

Ama hiçbir zaman tutarlı bir ifadeye ulaşılmadı. Aylar sonra bir ceset çıktı ortaya, netleşmedi. Kızı Filiz Ali bu olayın hep bir senaryo olduğunu düşündüklerini söylüyor. Ali Ertekin kimdi, emri kimden almıştı ya da Sabahattin Ali gerçekten ölmüş müydü? Galiba bunların cevabı kimsede mevcut değil.

“bir gün kadrim bilinirse,
ismim ağza alınırsa,
yerim soran bulunursa:
benim meskenim dağlardır.”

Filiz Ali babasının döneceğini hep beklemiş. Olmamış belki ama kitaplar yazmış ona, hayatını anlatmış babasının.
Ve babasını anlattığı “Filiz Hiç Üzülmesin” kitabının önsözü, faili meçhul bir cinayetle babasını kaybetmiş 11 yaşındaki o kız çocuğunun sesi gibi.

“Anneme ve bütün babası öldürülen çocuklara…”

Kaynak: 1) Canım Aliye, Ruhum Filiz
2) Filiz Hiç Üzülmesin
3) Portreler Galerisi

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here