Dünya edebiyatının karamsar, yalnız ve depresif üyesidir Franz Kafka. Bu olumsuzluklarını edebiyata başarılı bir biçimde yansıtmasıyla büyük bir ün edinmiştir ve hatta ‘kafkaesk’ gibi isminden türetilen bir sıfat dahi bulunmaktadır. Kafka’nın dünya edebiyatında edindiği bu yer aslında biraz şans eseridir. Kafka, özellikle hayatının son dönemlerinde fazlasıyla karamsar ve özgüvensiz olması sebebiyle eserlerinin çoğunu beğenmeyerek yakın arkadaşı olan Max Brod’a teslim etmiş, ölümünden sonra tüm eserlerini yakmasını istemiştir.

Bereket versin ki arkadaşı onun bu yersiz özgüvensizliğini fark ederek onu dinlememiş ve ölümünden sonra eserlerini yayımlamıştır. Böylece bize bu büyük edebiyatçıyı okuma şansı doğmuştur.

Franz Kafka 5 yaşındayken...

Kafka, 3 Temmuz 1883 yılında Prag’da daha sonra 5 çocuğu daha olacak Yahudi bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. İki erkek kardeşi bebekken, 3 kız kardeşi de Yahudi kamplarında ölen Kafka, tüm bunlar yetmezmiş gibi aşırı otoriter babası ile de daha sonraları eserlerinde de sık sık bahsedeceği sorunlar yaşamıştır.

Franz Kafka’nın annesi ve babası

Babaya mektuplar adlı eserinden;

“Çocukluk yıllarımda aklımda kalan sadece bir anı var. Sen de hatırlayacaksındır. Bir gece su içmek için sızlanıp duruyordum. Belki gerçekten susamıştım, belki seni kızdırmak, biraz da kendimi eğlendirmek için yapmıştım bunu. Birkaç öfkeli tehdidin işe yaramadıktan sonra beni yatağımdan alıp evin avlusuna koymuştun ve beni pijamalarımla orada öylece bırakıp kapıyı kapamıştın… Bundan yıllar sonra bile ruhuma işkence eden o anı beni rahatsız etti.”

Çocukluk döneminde kökenleri sebebiyle dışlanan Kafka, 1901 yılında lise eğitimini tamamlamış, 5 yıllık hukuk eğitimi alarak daha sonra hukuk stajına başlamıştır.
Kafka’nın edebiyat dünyasına girişi ise 1907’de ”Assicurazioni Generali” adlı İtalyan bir sigorta şirketinde çalışırken Max Brod ile tanışması ve dost olmasıyla başlar. Max Brod sayesinde birçok ünlü edebiyatçı ile tanışan Kafka’nın hayatında arkadaşının yeri büyük olmuştur.

Kafka’nın aşk hayatı da bekleneceği üzere pek iç açıcı olmamıştır. Hiç evlenmeyen Kafka için yazar Jacqueline Raoul-Duval ‘Ebedi Nişanlı Kafka’ gibi isabetli bir yakıştırma yapmıştır.

Kafka kendisini çelimsiz ve çirkin bulmasına karşın kalemiyle kadınları çok kolay etkilemiştir. Hayatına giren ilk kadın Felice Bauer olmuş, Felice ile çok nadir yüz yüze görüşseler de –aslında bir tren mesafesindeler- birbirlerine bazen günde birkaç taneyi bulan mektuplar yazmışlardı. Bu da Kafka’nın yüz yüze iletişimde kendine güvenmediğinin ve yazarken daha rahat ettiğinin bir göstergesi niteliğinde. İki kere nişanlanıp iki kere ayrıldığı bu ilişkisi 5 yıl sürmüştür.
İkinci ilişkisi ise hastanede tanıştığı ve nişanlısı yeni ölen Julie adında bir kadındır. Bu kez evlenmeye çok yaklaşan ve ev bile tutan çift, Kafka’nın fiziksel olarak yorgun düşmesi gerekçesiyle evlenmekten vazgeçerler ama ilişkileri sürüncemede de olsa bir süre daha devam eder.

Ve Franz Kafka’ya dair az da olsa bilgi sahibiyseniz mutlaka duymuş olacağınız bir isim; Milena. Evli bir gazeteci olan Milena, Kafka’nın bazı yazılarını Çek diline tercüme etmek istiyor ve onu bir kafede görünce yanında gidip onunla tanışıyor. Böylece tanışan çiftimiz, Kafka hala Julia ile beraberken ve Milena da evliyken mektuplaşarak yasak bir aşk yaşamaya başlıyorlar. Kafka bir süre sonra Julia’dan ayrılıp Milena’nın da kocasından boşanmasını istiyor ama Milena kocasından boşanmıyor ve bu ilişki sona eriyor. Bu ayrılığın ardından Kafka o güne kadar yazdığı tüm günlüklerini Milena’ya veriyor ve Milena, Kafka yaşarken onun günlüklerini okuyan ilk kişi oluyor.

Ölümünden sonra Milena’ya yazdığı mektuplar da ”Milena’ya Mektuplar” adlı kitapta toplanarak basılmıştır.

Milena’ya Mektuplar adlı eserinden;

“Unutamayacağım bir doğa olayıydı yüzün istasyonda Milena: bulutlardan değil, kendiliğinden gölgelenen bir güneştin sanki. Ne söyleyeyim daha? Kafam ve ellerim dinlemiyor beni.”

“Yanımda yürüyordun Milena. Düşünsene yanımda yürümüştün.”

“İnsanların birbirleriyle mektupla ilişki kurabilecekleri düşüncesi nereden doğmuş? İnsan uzaktaki bir kişiyi düşünebilir ve yanındaki birine dokunabilir, geriye kalan her şey insanın gücünü aşar. Ama mektup yazmak, sabırsızlıkla bekleyen hayaletlerin önünde soyunmak demektir. Yazılmış öpücükler asla yerlerine ulaşamazlar, çünkü yoldayken hayaletler tarafından içilirler.”

“Bazen karşılıklı iki kapısı olan bir odamız varmış gibi geliyor; ikimiz de kendi kapımızın kolunu tutuyoruz, birimiz gözünü kırpsa, diğerimiz kendi kapısının ardına kaçıveriyor ve ilki tek bir söz söylemeye kalksa, ikincisi kesinlikle çoktan kapıyı arkasından kilitlemiş ve gözden kaybolmuş oluyor. Kapıyı tekrar açacak, çünkü bu belki de insanın terk edemediği bir oda. İlki ikincisine bu kadar benzemese, sakin olsa, ötekine bakmıyormuş gibi davransa, odayı sanki herhangi bir odaymış gibi yavaş yavaş düzene sokacak; ama bunun yerine, o da kapısının orada aynı şeyi yapıyor, hatta bazen ikisi de kapılarının arkasına saklanıyorlar ve güzelim oda bomboş kalıyor.”

Ve Kafka’nın hayatındaki son kadın, Yahudilik üzerine çalışmalar yapan genç bir kadın: Dora. Bu kez evlilik konusu pek gündeme gelmiyor çünkü 1. Dünya Savaşı gibi daha büyük problemleri var. Bir ev tutup beraber yoksulluk içinde yaşıyorlar.

Kafka hayatının son günlerini bu evde gizlenerek ve kötü şartlar altında yaşayarak geçiriyor, 3 Haziran 1924’te akciğer kanseri sebebiyle de ölüyor.
Kafka’nın yaşadığı bu hayatın kendisinde yarattığı olumsuzlukları eserlerinde de belirgin biçimde hissediyoruz. Dava adlı romanında neyle yargılandığını bilmeyen bir adamı ve bu bilinmezliğin günden güne nasıl dayanılmaz hale geldiğini anlatarak, Dönüşüm adlı öyküsünde ise Gregor Samsa adlı karakterin bir sabah uyandığında kendisini böceğe dönüşmüş olarak bulmasını anlatarak hissettiği çaresizliği eserlerinde gözler önüne sermeyi başarıyor.

 

‘Bütün görüp görebileceğimiz, rüya içinde bir rüyadan mı ibaret?’ Dream Within a Dream adlı şiirinden.

 

1,2

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here