Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!

Onu tanımlamak için birçok tabir var ama zannediyoruz ki en doğrusu “mavi gözlü dev”. Yaşadığı aşkları ve verdiği büyük mücadelelerle sevinç, üzüntü, hasret, özlem, özgürlük gibi kavramları kelimelere döken; ve bu kelimelerle ruhumuza dokunan, yüreğimize sarılan büyük bir şair Nazım Hikmet. Gerek toplumcu fikirleri, gerek yazdığı ölümsüz şiirleriyle yalnız ülkemizde değil, dünyada da tanınmış ve evrenselliği yakalamıştı.

Nazım Hikmet, 20 Kasım 1901 tarihinde Selanik’te dünyaya geldi. Aydın ve saygın bir ailede doğan Nazım’ın iyi bir eğitim almış olmasında bu durumun önemli bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Bir şair olan dedesinin etkisiyle şiirle ilgilenmeye başladı ve henüz 13 yaşında “Bir Bahriyeli’nin Ağzından” isimli ilk şiirini yazdı. Bu ilk şiirinin ardından şiirler yazmaya devam etti. Bu yıllarda aile dostları olan Yahya Kemal Beyatlı tarafından şiirleri Yeni Mecmua dergisinde yayınlandı. Edebiyat çevrelerince tanınmaya başlaması da bu dönemde gerçekleşti.

Nazım Hikmet Ran’ın hayatındaki önemli olaylardan bir tanesi de Moskova’ya gidişidir. Arkadaşı Vala Nureddin ile birlikte Bolşevik Devrimine duydukları ilgi, 1921 yılında beraber Moskova’ya gitmelerine yol açtı. Rusya’da bulunduğu ilk yıllarda Mayakovski’nin eserleriyle tanışmasıyla fütürist akımı benimsedi. Bu dönemde tanıştığı Nüzhet Hanım ile evlenerek ilk evliliğini gerçekleştirdi. Fakat bu evlilik pek uzun sürmeyecek ve Nüzhet Hanım Türkiye’ye dönecekti. Onun arkasından 1 yıl sonra da 1924 yılında Nazım Hikmet gizlice Türkiye’ye döndü.

nazım hikmet ile ilgili görsel sonucu

Ülkesine dönüşünün ardından İstanbul’da Türkiye Komünist Partisinin merkez komitesi üyeliğine seçildi. Bu sebeple hakkında 15 yıl hapis cezası verilmesinin ardından kaçarak yine Moskova’ya gitti. Buraya ikinci gelişinde tiyatroyla da ilgilenmeye başladı ve oyunlar yazdı. İkinci evliliğini de 1926 yılında, yine Moskova’da Dr. Lena ile yaptı. Bu dönemde Türkiye’ye dönmek için af çıkmasını bekleyen Hikmet, af çıkmasının ardından Türkiye’ye döndü. Vize çıkması için bekleyen eşi ise salgın bir hastalık sebebiyle hayatını kaybetti.

Ülkesine dönmesinin ardından eylemlere katılmayarak yalnızca edebiyatla ilgilenme niyetindeydi. İçinde yer aldığı “Resimli Ay” isimli dergi ile büyük başarı elde etti. Fikirleri için yaptığı kavgasını şiirle sürdürüyordu. Bu durum, Türkiye Komünist Partisinden dışlanmasına yol açacaktı.

Piraye

Nazım Hikmet’in hayatı boyunca büyük aşklar yaşadığını biliyoruz. Piraye ise bu yaşadığı aşklar arasından kimilerine göre en büyüğü ve en tutkulu olanı. Türkiye’ye dönmesinin ardından ailesiyle beraber Kadıköy’de yaşayan Nazım’ın, evinin hemen yakınına taşındı Piraye. Evli ve iki çocuğu vardı fakat kocası Paris’e gitmiş bir daha dönmemişti. Piraye’ye karşı içinde oluşan hisleri engellemeye çalışsa da başarılı olamadı ve hayatında ilk defa aşk şiirleri yazmaya başladı.

İkili arasında filizlenen aşk evlilikle devam edecekti. Bu dönemde İpek Film Stüdyosunda çalışıyor ve aynı zamanda yazılarını yazıyordu. Fakat yaşamı boyunca bin bir türlü zorlukla boğuşan Nazım Hikmet’in mutlu günleri uzun sürmedi. 1938 yılında Komünizm propangadası yaptığı gerekçesiyle tutuklandı ve 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapse girmesinin ardından Piraye ile mektuplaşmaları başladı. Burada geçen günlerini Piraye’yi düşünmek ve ona şiirler yazmakla geçiriyordu.

“Ne güzel şey hatırlamak seni;
Ölüm ve zafer haberleri içinden,
Hapiste
Ve yaşım kırkı geçmiş iken…”

Ä°lgili resim

Hani Nazım Hikmet için “aşka aşıktı” denir ya. İşte bu özelliği Piraye’yi kaybetmesine yol açtı. Maddi zorluklar nedeniyle Piraye’nin kendisini ziyaret edemediği bir dönemde, kendisini ziyaret etmeye başlayan dayısının kızı Münevver ile aralarında bir aşk doğmaya başladı. İkisi de evliydi fakat Nazım bunu umursamayarak Piraye’den ayrılma kararı aldı.

“Piraye

Aramızdaki münasebetlerden birisi olan fakat zaten bilfiil çoktandır mevcut bulunmayan ve daha senelerce de mevcut olamayacağı anlaşılan karı kocalık münasebetimizi, kadın erkek münasebetimizi tasfiye etmemiz, kesmemiz gerekiyor. Bunun icap ettiğini uzun muhakemelerden nefsimle yaptığım işkenceli müsahabelerden sonra anladım. Ve sana bir gün bile fazla yalan söylememek için bu münasebetin artık kesilmesi gerektiğini işte hemen yazıyorum. Sen yine benim en yakın insanımsın. En yakın dostum ve arkadaşımsın. Çocukların çocuklarımdır. Bu tarafımızda hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanıyorum. Fakat artık karı kocalığımız devam edemez. Bu bağımızı bağlarımızdan ancak bir tanesi olan bu münasebetimizi kesmemiz lazım geliyor. Sana yolladığım bu mektupla beraber ben karı koca münasebetimizin kesilmesi için gereken yerlere müracaatımı da yapmış bulunacağım.

Bütün bu olan biten şeye rağmen yakın iki insan olarak kalacağımızı biliyorum. Benim başım sıkıştığı zaman hapiste olayım, dışarıda olayım yine sana koşacağım. Sen de öyle bana koşacaksın. Ömrümün en güzel senelerini, en iyi eserlerini sana borçluyum. Onlar manen ve maddeten senindir. Şimdilik Allah’a ısmarladık. Beni affet bile demiyorum. Her şeye rağmen beni herkesten ziyade anlayacak olan insanın yine sen olduğuna eminim. Ellerinden öperim.”1

Piraye bu mektubu alınca durumu anlayarak kabullendi. Fakat Nazım için işler yine istediği gibi gitmiyordu. Münevver, Nazım için çıkmasını beklediği aftan umudunu kesip kocasına dönme kararı aldı. Bu durumun ardından çaresizce tekrar Piraye’ye mektup yazdı.

“Yeryüzünde hiçbir insan, hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel. Sana “gel” diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam ne halt edeyim, öyleyim işte. Fakat gel. Ve benden nefret ederek, beni hor hakir görerek de olsa, beni bir daha yalnız bırakma!”2

Uzun uğraşlar sonucu kendisini ziyaret etmeyi kabul eden Piraye ile 16 Nisan 1950’de cezaevinde görüştüler. Görüşme esnasında içeri Münevver ve Nazım Hikmet’in kız kardeşinin girmesinin ardından Piraye odadan çıktı ve bu, birbirlerini son görüşleri oldu.

“Piraye öldü aşkından, yine de dönmedi Nazım’a”

nazım hikmet ve piraye ile ilgili görsel sonucu

1950 yılında af çıkmasının ardından Münevver ile yaşamaya başladı. 1951 yılında Memet isimli çocukları dünyaya geldi. Fakat yine sorunlar peşini bırakmadı. Hasta olmasına rağmen askere çağrılması nedeniyle Romanya’ya kaçtı. Oradan da Moskova’ya geçti. Bu gelişmeler ışığında 1951 yılında vatandaşlıktan çıkarıldı.

Vera

1951 yılında tekrar Moskova’ya giden Nazım Hikmet, kendisini tekrar bir aşkın pençesinde buldu. oyuz Multifilm Enstitüsü’nden Arnavut giysileri hakkında bilgi almak için gelen Valentina Brumberg’in yanında arkadaşı Vera Tulyakova vardı. Nazım, görür görmez aşık oldu Vera’ya. Ancak aralarında engeller vardı. Vera, o sıralar evli ve bir çocuk annesiydi. Üstelik aralarındaki yaş farkı da çoktu. Nazım, Vera’nın ölmüş babasından bile altı yaş büyüktü. Ama bunlar Nazım’ın hiç umurunda olmadı. “Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı” dediği Vera’ya deliler gibi aşık olmuştu.

“Canım bir tanem, seni sevmeden önce dünyayı sevmesini bile bilmiyormuşum. Bu şehir güzelse senin yüzünden, bu elma tatlıysa senin yüzünden, bu insan akıllıysa senin yüzünden, bu kadar iyi yürekliyse senin yüzünden…”

nazım hikmet vera sokakta ile ilgili görsel sonucu

Vera evli olmasına rağmen aralarındaki yakınlık günden güne artıyordu. Başlarda Nazım’a olan hislerini durdurmak isteyen Vera da Nazım’a aşık olmuştu. Vera’nın kocasından ayrılmasının ardından 1960 yılında evlendiler.

Birbirlerine büyük bir tutkuyla bağlıydılar. Beraber ülke ülke, şehir şehir geziyorlardı. Nazım Hikmet, yaşamı boyunca çektiği zorlukların ardından sonunda rahatlığa ulaşmıştı, ikinci baharını yaşıyordu.

1963 yazında birlikte şehirden uzak bir yere gittiler. Nazım’ın aklı hep ölümdeydi. 3 Haziran günü kapıdaki mektupları alırken birden yığılıp kaldı Nazım, kalp krizi geçiriyordu. Hastaneye gittiklerinde çoktan hayata gözlerini yummuştu. Vera, Nazım’ın kimliğini almak için cüzdanını açtığında kendi fotoğrafını ve fotoğrafın arkasında şu dizeleri gördü;

“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana

Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm”

nazım ve vera ile ilgili görsel sonucu

“Cenaze için hazırlanmış hareketsiz yüzünü anımsıyorum. Ölüm bozamamıştı onu. Sonra bir gölge düştü üstüne ansızın ve homurdandı yüzün. Burnunun ucu kıvrıldı ve sen yaşadığın zamankinden daha çok benzedin Türk’e. Sana baktım ve rahatsız eden şeyi anladım. Sessizce yalvarıyordum etraftakilere “Bitirin artık ne olur, acele edin görmüyor musun dayanamıyor” diyordum, ama kimse işitmiyordu beni. Havyarlı küçük sandviçler ikram ediyorlardı…” -Vera

Kaynak:Kafkaokur, Eylül 2017

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here