Dagur Kári’nin 2003 yapımı filmi olan Noi The Albino, yapıldığı dönemde İzlanda sinemasını hareketlendiren yapımlardan biridir. 2003 yılında İzlanda’nın Oscar adayı olması da bunun önemli işaretlerinden biri. Hepimizin bildiği o soğuk, karlı, insanların doğayla mücadele etmek zorunda kaldığı İzlanda’da, herkesin içini ısıtacak bir hikâyeye sahip Noi. Filmin duygu yönü her ne kadar kuvvetli olsa da, Noi The Albino, globalleşen dünyanın artık bir sınır hâline geldiği dünyada, tabir-i caizse üstün zekâlı kişiler için yerkürenin yetersizliğini karakterden yola çıkarak felsefi bir alt metine yayıyor.

Filmi albino, üstün zekâlı ve bir o kadar da kurallara aykırı yaşayan Noi’nin, karlar altında kalmış ve dış dünyayla ilişiği kesilmiş bir fiyort kasabasından kurtulmayı hayal etmesi ve bu bağlamda olayların gelişmesi şeklinde özetleyebiliriz.

Noi, annesini kaybetmiş, sarhoş bir babaya sahip, büyük annesiyle yaşayan ve oldukça monoton bir hayatın içinde sürüklenen bir karakterdir. Onun normalin üzerindeki zekâsı da bu tekdüzeliğe karşı koymasına, zaman zaman kanunsuzlaşmasına neden oluyor. Karakterin albino olması, henüz ilk bakışta Noi’nin diğerlerinden farklı bir karakter olduğunu bize gösteriyor. Film göstergeler yönünden de zengin. Sinemada en önemli şeylerden biri olan açılış sahnesini, yine sinemanın önemli ilkesi olan ”söyleme, göster” ile başarıyla uyguluyor. Noi evinin kapısını açtığında, boyu kadar bir kar ile karşılaşıyor ve bu karı temizlemeden evden çıkması mümkün olmuyor. Filmin geri kalanında karşımıza çıkacak olan “sıkışmışlık” teması da böylelikle ilk andan ortaya konuyor.

Noi okul kurallarına uymayan, anarşist bir tipken barda tanıştığı Iris‘e aşık oluyor ve karakteri değişime uğruyor. Bu değişiklik aslında karakterde tutarsızlığa değil, aksine karakterin daha da kuvvetlenmesine neden oluyor çünkü Noi, artık sınır tanımaz bir aşık olarak, Iris’i de bu sıkıcı yaşamdan kurtarmak ve onunla beraber sıcak ülkelerde mutlu bir gelecek kurmak istiyor. Bu noktada Noi’nin babasıyla olan ilişkisi de değişmeye başlıyor.

Noi’nin babası müzisyen olma hayaliyle yaşamış ve normalin üstünde bir zekâya sahiptir ancak bulunduğu coğrafyanın dezavantajları nedeniyle başarısız olup kendi içinde kaybolmuş bir karakter dönüşmüştür. Baba figürünün, Noi’nin geleceğine dair bir işaret teşkil etmesi, ikili arasındaki ilişkiyi doğru gözlemlediğimizde, Noi’nin de bu kasabada yaşamaya devam ederse nasıl kayıp bir insan olacağını gösteriyor. Konuya daha evrensel açıdan baktığımızda, dünyada oluşan düzenin ve sistemler tarafından kurulmuş soyut çizgilerin, insanın kendini gerçekleştirmesinde ne gibi engeller teşkil ettiğini fark etmemize olanak sağlıyor.

Filmin en güzel sahnelerinden biri de, ulaşılması mümkün olmayan gökkuşağına bakan Noi’nin, melankolik, bir o kadar da isyankâr sahnesi. Denizlerin ardındaki rengarenk gökkuşağına taş atan Noi, yine hiç görmediği yerlere olan özlemini, başka yaşamlara olan arzusunu içindeki siniriyle beraber eyleme döküyor. Gökkuşağı bilindiği gibi asla erişilemeyen, ucuna değilemeyen bir ”şey”. Bu metafor, nereye gidilirse gidilsin arzulanana ulaşılamayacağı üzerine bir anlam taşıyor gibi geliyor bana.

Noi The Albino’nun sonu da özgürlüğe dair önemli bir sorgulama yapmaya itiyor bizi. Bu sorgulamayı da, ”I, Olga Hepnarova” adlı filmden bir replik alıntılayarak belirtmek ve filmi izleyecek olanlara bir aftak (aksiyonu, düşünceyi hatırlatan işaret) vermek istiyorum:

”Eğer özgürlük diye bir şey varsa, kimseyle bir bağı olmayan insanın içindedir.”

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here