Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
38

İnsanlık tarihinin belki de en güçlü kalemi Dostoyevski, bundan neredeyse bir buçuk asır önce kendisinin bile haberi olmadan, tarih boyunca daha iyilerinin yazılamayacağı yeni bir akım başlattı. Davranışlarıyla, tutkularıyla en ince ayrıntısına kadar insanı ele alan yazar, her geçen yılla beraber ölümsüzlüğü buldu, zamansız olanı yazdı.

“Sevmek; güzel birinde aşkı aramak değil. O kişide, bilmediğin bir zamanın beklenmedik bir anında, kendini bulmaktır.”

“Sevebileceğiniz birine öyle kolayca rastlayamazsınız.”

“Seni bir kişinin sevmesi ne demektir biliyor musun?”

“Uzaktan hayran olduğunuz biriyle sakın tanışmayın.” der Dostoyevski ve ekler: “Ya eliniz ya kalbiniz boş kalır.”

Hayat acı vericidir, korku doludur. Ve mutsuzdur insanoğlu… Kim bilir belki dünya da insanlardan mutsuzdur. Ve bu mutsuz sayılabilecek dünyadan bütün acılarıyla beraber bir Fyodor geçmiştir. İnsan olmanın başlı başına verdiği o yükü kendi elleriyle bir ilke çeviren ve Rusya’nın ilk toplumsal romanı sayılan “İnsancıklar”ı yazan bir Fyodor.                                                              

Bildiğimiz gibi romanın ana teması acımak. 24 yaşındaki Dostoyevski bu toplumsal romanı yazmayı bitirdikten sonra hemen yakın arkadaşı Grigoriç’e okutur. Arkadaşı okudukları karşısında sabahı beklemeden o dönemin ünlü şairlerinden Nikolay Nekrasov’a ulaştırır. Nekrasov da etkilenir ve beklemeden dönemin ünlü eleştirmeni olan Belinski’ye okutur.

Belinski, Dostoyevski’nin büyük bir yazar olacağını anlayan ilk kişi olma şerefine erişir ve İnsancıklar için şu eleştiriyi yapar:

İki gündür kendimi bu kitaptan uzaklaştıramıyorum. Yeni bir yazar, yeni bir yeteneğin kalemi bu; onu tanımıyorum, kimdir, neye benzer bilmiyorum ama bu roman Rusya’da hayatın sınırlarını öyle kahramanlara veriyor ki bize, bundan önce hiçbir yazar bu kadarını düşlerinde bile göremezdi… Rusya yeni bir Gogol kazandı.”

“Önce biraz ağladılar ama alıştılar şimdi.                                                         Aşağılık insanoğlu her şeye alışır.”

“Kimse, seni sen olduğun için sevmeyecek; herkes seni, seni sevmenin onlara ne kadar yakışacağını düşündüğü için, yani kendileri için sevecek. Ve bu da demek oluyor ki insan böyle yaparak yine kendini sevecek. Sen hiç sevilmemiş olacaksın hikâyenin sonunda.”

“Aslında insanı en çok acıtan şey; hayal kırıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır.”

“Gücümü, içimdeki güçsüzlükle boğuşurken tükettim.”

Dostoyevski 19. yüzyılın en karanlık ve insana küskün yazarlarından biridir. Ve onun öyküsü, Tanrısı kendine ait bir adamın öyküsüydü. O dönemde, Çar I. Nikola’nın istibdat yönetimini kabul etmeyen, sosyalistliğe yakın düşüncesi dikkat çekerdi. Kurşuna dizilmesine sebep olma pahasına bile olsa ezilen halktan yanaydı. Nitekim öyle de oldu. Petraçevski ayaklanmasının hüsranla bitmesiyle Dostoyevski ve arkadaşları idama mahkum edildi. “Budala” romanında benzer bir sahneyi anlattığı o korkunç anlar şüphesiz ki onun yaşamını baştan sona değiştirmişti. Çar I. Nikola’nın af mektubuyla infaz durmuş ve yeni bir Dostoyevski doğmuştu. Artık sosyalizm yoktu. Onun için Tanrı’ya ihtiyaç vardı. 

“Akrabalar arasında zorunlu bir sevgi bağı vardır. Oysa ki sevgi öncelikle hak edilmesi gereken bir şeydir. İşte bu yüzden akrabalar arasındaki sevgi samimiyetsiz ve iğrençtir.”

“…Gökyüzü pırıl pırıldı, o kadar çok yıldız vardı ki şöyle bir bakınca insan düşünmeden edemiyordu; böylesine güzel bir gökyüzünün altında bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyordu?”

“Cehennem, insanın yüreğinde sevginin bittiği yerdir.”

Ve ölümü…

Sağlığı yerinde olan Dostoyevski; 25-26 Ocak gecesi, masasında çalışırken kalemini yere düşürüyor, etajerin altına yuvarlanıyor. Dostoyevski ayağa kalkıyor ve ilk hamlesiyle ağzına bulamaç kıvamında sıcak bir sıvının geldiğini hissediyor. Dudaklarını siliyor; kan. Fakat kanamanın azlığı nedeniyle önemsemiyor, karısını bile uyandırmıyor. Ertesi gün, yoğun ve can sıkıcı bir temponun ardından başını ellerinin arasına alıp geceye bir dolu sitem bırakırken gözyaşlarının yanında sıcak bir sıvının da aktığını hissediyor ellerinin üstüne. Bakıyor, kan kaplamış her yanını. Anna Grigoriyevra en acelesinden bir doktora gösteriyor eşini. Muayene sırasında yeni bir kanama oluyor ve Dostoyevski bilincini yitiriyor. Kendine geldiği vakit şöyle mırıldanıyor:                          

“Anna, çok rica ederim hemen bir papaz getirt. Günah çıkartmak ve şaraplı ekmeği yemek istiyorum.”                                                                                            

Dinsel gereklilikler yerine getirildikten sonra hastanın durumu iyileşmiş görünüyor. Ve bir gece karısını uyandırıyor. Tek bir masa lambası aydınlatıyor geceyi.                                                                                                    

“Peki nasıl hissediyorsun kendini sevgilim?”                                            

– “Biliyor musun Anet, diyor alçak bir sesle, üç saattir uyumuyorum ve durmadan düşünüyorum; ama şimdi iyice biliyorum ki bugün öleceğim.”

– “Neden düşünüyorsun bunu sevgilim? Şimdi daha iyisin, artık kan gelmiyor, Koşlakov’un dediği gibi bir tıkaç meydana gelmiş olmalı. Tanrı aşkı için kuşkular kemirmesin içini, daha yaşayacaksın inan bana!”

– Hayır, biliyorum bunu, ölmeliyim bugün. Bir mum yak Anet, İncil’i ver bana.

Çoğu kez, kesin bir karar varamadığı vakit, Dostoyevski, zindandaki eski İncil’ini rastgele açar ve gözüne çarpan ilk satırları okurdu. Bu kez de deri ciltli kara kitabı yakalıyor, açıyor ve karısına uzatıyor.

– “Oku.”

– “Bu Saint-Matthieu’ya göre İncil’dir. Bölüm III, ayet 14” diye bildiriyor Anna Grigoriyevna.

Ve okuyor:

– “Sizin tarafınızdan vaftiz edilmesi gereken benim, ve siz bana geliyorsunuz. Ve İsa onu yanıtlıyor: bu saat için tutmayınız beni, çünkü, böylelikle, tüm adaleti yerine getirmeliyiz.”

Fyodor Mihayloviç gülümsüyor: “İşittin mi?” diyor. “Tutmayınız beni, ben öleceğim.” Anna Grigoriyevna iki gözü iki çeşme ağlıyor. Avucunda karısının eli, uyuyor Dostoyevski. Sabahın on birinde uyanıyor, yastığının üstünde doğruluyor, ve kısa bir kanama oluyor.

“Zavallı Sevgilim, ne tasalarla bırakıyorum seni… Ne güç olacak yaşamak senin için!”

Bununla birlikte Dostoyevski’nin güçleri birden tükeniyor. Akşama doğru divanı üstünde doğruluyor ama soluğu kesiliyor yeniden, bir kan sızıntısı dudaklarından çamaşırı üstüne akıyor, Anna Grigoriyevna ona yemesi için buz parçaları veriyor. Ama kanama durmuyor. Sımsıkı kapanmış göz kapakları, göz bebeklerinin eğriliğine tamamı tamamına bağlanıyor. Garip bir çağıltı çıkıyor dudaklarından. Soluğu duruyor. Sonra yeniden çıkıyor, sıkışık, ıslık çalar gibi. Konuşmaya çabalıyor. Ama kimse bir şey anlamıyor artık sözlerinden. Doktor akşamın sekizinde geliyor. Can çekişen hastanın sonuncu yürek atışlarını dinleyebiliyor ancak. Fyodor Mihayloviç bir daha kendine gelemeden 8’i 36 geçe ölüyor.

Umuyoruz ki ızdırap dolu ruhu biraz olsun huzur bulmuştur.

Kaynak: Dostoyevski- Henri Troyat, 1

 

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
38

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here