Four Rooms, her segmentinin senaryosunu ve yönetmenliğini dört farklı ismin (Allison Anders, Alexandre Rockwell, Robert Rodriguez, Quentin Tarantino) üstlendiği, Tim Roth’un hikâyenin ana kahramanı Ted‘i çağının gerisinde kalmış, pandomimvari ve doğallıktan uzak canlandırdığı ancak yine de sinema meraklıları için özellikle jeneriği ile yüz güldürecek, kıyıda köşede kalmış ve izlemeye değer bir film.

Yeni yıl gecesinde, Mon Signor Hotel’deyiz. Ted, başına geleceklerden habersiz bir şekilde görevi devraldığı, yıllarını Mon Signor Hotel’e veren Sam‘den (Marc Lawrence) henüz işe yaramayacağını bilmediği tavsiyeler alıyor ve bellboy olarak çalıştığı ilk gece, hizmet verdiği dört odada adeta talihsizliğin tarihini yazıyor. Bu incelemede, sizler ile birlikte her odanın tek tek kapısını çalacak ve hikâyelerini irdeleyeceğiz.

Birinci Segment: The Missing Ingredient

321 numaralı odanın her anlamda büyülü dünyasına hoş geldiniz! Senaryosunu ve yönetmenliğini sinemada yarattığı güçlü kadın figürleriyle tanıdığımız Allison Anders’ın üstlendiği, oyuncu kadrosuna Madonna‘nın (Elspeth) da dahil olduğu birbirinden güzel cadıların, arkadaşları Diana‘yı (Amanda de Cadenet) hayata döndürebilmek için yaptıkları ayini seyrettiğimiz segment, ne yazık ki kendi başına değerlendirdiğimizde film içinde çok sönük kalmış. Birkaç istisna dışında film boyunca gözümüze çarpan abartılı ve bayağı oyunculuk sorunu The Missing Ingredient‘ta adeta zirveye ulaşıyor. Öyle ki, Madonna canlandırdığı Elspeth karakteri ile Razzie Awards‘ta en kötü yardımcı kadın oyuncu ödülünü almaya hak kazanmış. Bununla birlikte segment, kurgudan atılsa yokluğunun hissedilmeyeceği kadar senaryonun devamına hiçbir katkısının olmayışı, belki de ilk akla gelebilecek konuyu olabildiğince klişe işleyişi ve özgünlükten uzaklığıyla filmi baltalamaktan öteye gidememiş. Eğer bu noktada filmi izlemekten vazgeçmediyseniz şanslınız demektir, zira ikinci segmentle birlikte yükselişe geçiyoruz!

İkinci Segment: The Wrong Man 

Karanlık, silahlar ve ilaçlar… 404 numaradayız, filmin temposu yavaş yavaş yükselmeye başlıyor. Yanlışlıkla servis götürdüğü odada, sıra dışı arzuları olan Sigfried (David Proval) ve sandalyeye bağladığı karısı Angela (Jennifer Beals) ile arasında geçen diyaloglar ve didişmelerle, her hareketinden kendini ifade etmekte sorun yaşadığını anladığımız çekingen karakterimiz Ted, kendi sınırlarını zorlayacak ve bu noktada film içindeki ruhani değişimine ve sabrının tükenişine tanık olmaya başlayacağız. Bunun yanında Alexandre Rockwell, yaratmaya çalıştığı karanlık atmosferi destekleyecek unsurlar yerine kara mizaha başvurduğundan seyirci üzerinde gerginlik yaratamamış ve özgüven problemi yaşayan psikopat Sigfried, çarpıcı bir karakter olmaktan çok unutulmaya mahkûm olmuş. Segmentin en başarılı hamlesi ise Angela’nın tepkisizliğinin üzerinde duruluşu. Alışkanlığın beraberinde getirdiği vurdumduymazlık o kadar başarılı yansıtılmış ki, son segmentte karakterle yeniden karşılaştığımızda kafamızda oluşabilecek bütün soru işaretleri erkenden bertaraf edilmiş, tutarlılığa zemin hazırlanmış.

Üçüncü Segment: The Misbehavers

Kusursuz oyunculuklar, başarıyla gizlenmiş detaylar ve özgün mizah… Kemerlerinizi sıkı bağladığınızı umuyoruz çünkü artık uçuşa geçiyoruz! Aşk ve nefret ilişkisi ile birbirlerine tutkuyla bağlı olan bir çift, bu özel geceyi baş başa geçirmek istiyor ve çocuklarını Ted’e emanet edip otelden ayrılıyorlar. Çiftin kült niteliğindeki asansöre biniş sahnesi, ebeveyn baskısından ve dolayısıyla zincirlerinden kurtulan sakin çocukların bir anda canavara dönüşmesi ve Ted’in takdire şayan baş etme yolları, odada sürekli bahsi geçen kokunun teferruat olarak görünmesi ancak sonunda işleri çığrından çıkarması ile göz bile kırptırmayacak kadar sürükleyici bir olay örgüsü yaratılmış. Sinemaseverlerin yakından tanıdığı yönetmen Robert Rodriguez, segment boyunca açık olan televizyonda seyrettiğimiz Salma Hayek görüntülerini bile Four Rooms için özenle hazırlamış ve her detayı ince ince işlemiş. Lana McKissack (Sarah) ve Danny Verduzco (Juancho) küçük yaşlarına rağmen en az ucuz bir romandan fırlamış tipik aile ve mafya babası rolüyle karşımıza çıkan usta aktör Antonio Banderas kadar iyi bir oyunculuk performansı sergilemiş ve şaşırtmayı başarmışlar. Yaklaşık yarım saat boyunca yaşanan bütün absürt olayların 309 numaralı odanın her bir köşesine puzzle parçası gibi serpiştirildiği final sahnesi ise uzun süre akıllardan çıkmayacak kadar etkileyici!

Dördüncü Segment: The Man from Hollywood

Quentin Tarantino imzalı muallakta bırakan bir final segmenti… Şu ana dek izlediğimiz durağan ve heyecansız kamera hareketlerini unutun, artık monotonluktan uzak ve neredeyse nefes nefese bırakacak kadar dinamik çekimlerle karşı karşıyayız. Bu teknik yer yer heyecanı artırsa da segment genelinde seyirciyi yoran ve hikâyeyi takip etmesini zorlaştıran bir faktör olmuş. Yönetmen, birçok filminde gündelik hayat diyaloglarını ustaca işleyip sohbete bizi dahil ediyor olsa da, Four Rooms’ta bu durumdan pek eser yok gibi. Oyunculuğunu da kendisinin üstlendiği Chester karakteri ve arkadaşlarının, “satır ile parmak kesme” üzerine girdiği iddianın derinine inmek yerine adeta seyirciye Chester’ın tek kişilik gösterisi sunulduğundan, olay örgüsünden bahsetmek pek mümkün değil. Nihayetinde Ted’in para için yaptığı işlerin yavaş yavaş çirkinleştiğini ve burada doruklara ulaştığını vurguluyor oluşu ile belki bir nebze anlam kazanıyor. Ayrıca filmi MTV Movie Awards‘ta “en iyi sandviç” dalında temsil etmiş olması ve Bruce Willis‘in pasif agresif varlığı da ilgi çekici detaylar arasında.

Four Rooms, sonuç itibariyle başarısı hususunda tartışmaya açık olsa da ikonik oyuncu ve yönetmenlerin bugün sergilediği duruşları analiz edebilmek adına kesinlikle şans vermeniz gereken bir yapım.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here