İlk olarak psikanalist Erich Fromm tarafından kullanılan biyofili terimi, yaşama ve yaşayan sistemlere karşı duyulan sevgi demektir. Kelime kökenine baktığımızda Yunanca’dan gelen bio yani hayat ve philia yani düşkünlük, sevgi kelimelerinin birleşiminden oluşur. Daha geniş kitlelerce duyulması ise biyolog Edward O. Wilson‘ın yazdığı ”Biophilia” isimli kitabı sayesindedir. Hipotez haline gelen biyofili ona göre, doğa ve diğer canlılar arasında doğuştan gelen bir bağlantı kurma eğiliminde olmaktır. Estetik, entelektüel, bilişsel hatta manevi tatminimizin dahi anahtarı doğanın elindedir, der Edward Wilson.

Doğayla iç içe olma arzumuz hayatta kalma iç güdümüzün bir parçası olmakla beraber biyofili, evrimsel psikolojinin de bir parçasıdır. Kaos halindeki şehirler ve binalar içinde yaşamanın verdiği sıkışmışlık hissi bizi hep doğaya iter. Tek düze yaşam selinde ne aradığımızı ve ne istediğimizi unutup bir başka yaşamın mümkün olamayacağına inandırırız bazen kendimizi. Arayış halinde kendimizi dinlemek adına verdiğimiz küçük molalarda doğaya kaçarız.

Biyofilik Tasarım” mimaride alternatif bir çözüm olarak karşımıza çıkar. Doğayla barışık, manzaraya ve doğal ışığa önem veren, sürdürülebilir, doğal malzemelerin kullanıldığı tasarım yaklaşımı birçok yapı ve kullanıcı için aranan özellikler olmaya başlamıştır. Bu yaklaşımı benimseyen tasarımcılar, iç mekana veya mimari tasarıma bilinçli olarak doğayı dahil ederek yeniden bağlantı kurabilmeyi amaçlar. Bazı araştırmalara göre bu yaklaşımla tasarlanan, uzun süre vakit geçirilen ofis ve okul gibi yapılarda konsantrasyon ve öğrenme artışı oldukça belirgin düzeydedir. Aynı zamanda hastane ve tedavi edilmesi neredeyse mümkün olmayan hastalıklardan muzdarip kişilerin kaldığı palyatif bakım evleri gibi sağlık yapılarında, biyofilik tasarımın hastalar üzerinde sakinleştirici ve iyileştirici etkileri olduğu tespit edilmiştir.

Bu tasarım yaklaşımını daha iyi kavrayabilmek için birkaç örneğe göz atalım.

New York’da yer alan Bright Architecture tarafından tasarlanan MNDFL Meditasyon Stüdyosu’nda çoğunlukla ahşap, açık renkler, bitkiler ve yeşil duvarlar kullanıldığını ve doğal ışığın yoğun şekilde mekana dahil edildiğini görüyoruz. Doğal ve göze çarpmayan unsurların dahil edildiği bu meditasyon alanında verimlilik ve yaratıcılığın arttırılması hedeflenmiş. Böylece günlük yaşam stresini ancak doğanın bize sunduklarıyla hafifletebilir, sakinlik ve uyum hissini yakalayabiliriz.

Mirror Cube, Tham & Videgård Arkitekter tarafından İsveç’teki Harad köyünde tasarlanan bir ağaç ev oteli. 4x4x4 metrelik cam ile kaplı bir ağaç gövdesinin etrafında asılı duran bir yapı. Dış kısmının cam olmasının nedeni ise çevredeki ağaçları ve gökyüzünü yansıtıp ormanın içinde kamufle olarak bir sığınak hissi vermesi. Doğaya sığınan küçük bir ev… İç kısmında ise kontrplak kullanılarak sürdürülebilir materyaller tercih edilmiştir.

Birçoğumuzun bildiği Fallingwater House (Şelale Evi), Frank Lloyd Wright tarafından 1935-1937 yılları arasında inşa edilmiş ve ABD’nin en meşhur konutlarından biri olmuştur. Wright, arazi analizi tamamlandıktan sonra tüm ağaçların ve bazı kayaların korunarak binanın şelalenin üzerinde yapılmasını önermiştir. Kaufmann’a şunları söylemiştir: “Ben sizin şelale ile yaşamanızı istiyorum, ona sadece bakmanızı değil. O hayatınızın bir parçası olmalı.” Söyledikleri tam olarak biyofilik tasarım yaklaşımı ilkeleridir. İç mekanda ise büyük pencereler ve geniş balkonlarla doğa adeta içeriye entegre edilmiştir.

Kaynak:

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here