Dünya prömiyerini 14. Sundance Film Festivali’nde yapan, ülkemizde ise 18. Filmekimi kapsamında gösterime giren Leave No Trace, sıra dışı hikâyesi ile oldukça dikkat çeken bir yapım. Amerikalı yazar Peter Rock‘ın My Abandonment adlı romanından beyaz perdeye uyarlanan eserin başrollerini Thomasin McKenzie ve Ben Foster paylaşıyor. Filmin yönetmen koltuğunda Winter’s Bone, Down To The Bone gibi filmlerden de tanıdığımız Debra Granik oturuyor. Film, bir baba kızın Portland’ın dışındaki bir ormanı, evleri olarak kabullenmelerini ve tüm dünyadan izole bir şekilde burada yaşamalarını konu alıyor.

Leave No Trace’te, yeni dünyanın getirdiği tüm kolayları reddeden ve ormanın içinde oluşturduğu imkânlarla yaşamını sürdüren bir baba kız olan Tom ve Will‘in dünyasına dahil oluyoruz. Doğayı evleri olarak benimsiyorlar ve ormanın içinde var olanlara dışarıdan aldıkları ufak tefek şeyleri de ekleyerek barınmadan beslenmeye her türlü ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlar. Bu ikilinin sosyal dünyasını ise yine birbirleri dolduruyor. Oldukça iyi anlaşan Tom ve Will gün içinde sohbet etmek, satranç oynamak gibi aktivitelerle kaliteli zaman geçiriyorlar.

Ancak toplumun bu yaşam biçimini kabul etmemesi ikiliyi farklı bir yola sürüklüyor. Sosyal hizmetlerden gelen görevliler, Tom ve Will’i bir topluluğa ait yeni bir yaşama mecbur ediyorlar. İlkel olarak algılanabilecek bir hayattan sonra insanların çalışarak para kazandıkları ve farklı insanlarla sosyalleştikleri bu ortam, Will için tahammül edilemez bir durum olurken; Tom, aitlik hissini daha önce karşılaşmadığı bu ortam üzerinden yeniden sorgulamaya başlıyor. Bu noktadan itibaren film, birbirine sıkıca bağlı baba kız ilişkisinden uzaklaşmaya başlayarak farklı bir hayatın var olduğunu gören Tom’un yaşamını ve gelecek beklentilerini sorguladığı bir yolculuğa dönüşüyor. Yeni hayatlarında dayatılan koşulları asla benimsemeyen Will, eski hayatı için kendi savaşını vermeye başlıyor. Tom ise Will’in kabullendiği ve bir noktada onu mecbur ettiği hayata ait olmadığı düşüncesi ile babası ve yeni yaşamı arasında gelgitler yaşıyor. İki farklı karakterin düşüncelerinin gün yüzüne çıkışı ile onların fikir dünyalarına bütünüyle dahil olabiliyoruz. Dahil olduğumuz bu dünya, yaşam beklentileri netleşen karakterler ve izleyici arasında daha güçlü bir bağ oluşmasına da olanak veriyor. İzlerken neler yapabileceğini merak ettiğimiz Will, seçimlerinde kendi tutkularını ve gerçekliğini asla bırakmayan oldukça kararlı bir karakteri başarılı bir şekilde temsil ediyor.

Leave No Trace, genel olarak durağan işleyen bir yapıya sahip olmasına rağmen sürükleyici bir film. Bu sürükleyiciliğin asıl sebebi ise bize yansıttığı gerçekçiliği. Yeni dünya yapısının getirdiklerini reddeden toplulukların var olduğu biliniyor ancak filmde değinilen nokta bunların çok daha ötesi. Doğanın içinde bir yaşamı benimseyen Will’in düşünceleri, güvenli bir alan içinde insansız ve teknolojiden uzak, doğanın gerçekleriyle iç içe bir dünya yaratmak yönünde. Güçlü ve koşulsuz bir sevgi ile bağlı olduğu kızı Tom ise geçmiş yaşamı ile ona sunulan daha kolay ve işleyişi içinde kendimizi unuttuğumuz bu dünya arasında gerçekten ait olduğu bölgeyi arama yönünde. Tom’u bu ikilem arasında izlerken onunla empati yapmamak ise imkânsız. Bizi bu noktaya, Debra Granik’in iki dünya arasındaki ince çizgiye aynı mesafede bakan yaklaşımı getiriyor. Film, iki tarafın da eksilerini ve artılarını tarafsız şekilde sunarken, hangi basit dünyaya ait olduğumuzun cevabını önce karakterlerimize ardından bize sorduruyor.

Neredeyse tamamı ormanların içinde geçen film, yalnızca doğanın güzellikleriyle değil, kullandığı kamera açılarıyla da ayrı bir tat oluşturuyor. Senaryosu gereği büyük oyunculara ihtiyaç duymayan filmde Thomasin McKenzie ve Ben Foster’ın soft performansları göz dolduruyor ancak etkileyici bir senaryoya sahip olmasına rağmen filmdeki boşluklar göze çarpıyor. Bazı sahne geçişlerinin tamamlanmaması ve hikâyenin zemininin sağlam işlenmemiş olması, filmin belki de tek olumsuz yanı. Genel olarak Tom üzerine odaklanan film, Will’in yaptıklarının ve yapacaklarının mantığını kavramak isteyen izleyiciye de yeterli materyalleri sunmakta maalesef eksik kalıyor. Bu noktada, karakterlerin iç dünyasının seyirciye aktarılması başarılı oyunculuklar sayesinde gerçekleşiyor.

Gerçek bir hikâyeden uyarlanarak beyaz perdeye taşınan Leave No Trace, oldukça samimi ve etkileyici. Başarılı alt metinleri ile Debra Granik imzası taşıyan film, akıcı ve duru bir hikâye izlemek isteyenler için güzel bir seçenek. Hüzünlü bir atmosferin içine dahil olurken yaşamını ve tercihlerini tekrar sorgulamak isteyenler ve farklı bir dram filmi izleme arayışında olanlara tavsiye edilebilir.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here