Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
84

The Handmaid’s Tale‘in 2. sezonu tüm hızıyla devam ederken, dizi her yeni bölümüyle seyircisinin zihninde yeni bağlantılar oluşturacak kavramsal düşünme süreçleri sunmak konusunda kararlığını sürdürüyor. 7. bölüme ulaştığımız bu noktada dizinin üzerinde kafa yormamız için sunduğu sıradaki kavram da totalitarizm oluyor. Mutlak düşüncenin hakim olduğu kapalı toplum yapılarının en çarpıcı kurgusal örneği Gilead‘dan yola çıkarak, totalitarizmin bireyler ve onların en özelleri konusunda sınır tanımayan yaptırımları üzerine düşünmenin tam zamanıdır.

Gilead gibi totaliter toplumlarda devlet her şey iken, bireysellik bir hiçlikten ibarettir. Böylesi rejimler insan doğasını deforme eder ve varlıklarını sürdürmelerini var gücüyle engeller. İnsanlarını kokuşmuş bir toplum hayaline kurban etmekten hiç çekinmeyen totalitarizm onların elinden özgürlüklerini ve bireysel alanlarını tamamen alır, bu benlik işgali öyle bir noktaya gelir ki sıra isimlerindir. Totaliter rejimler dünyanın neresinde olursa olsun asimilasyon ve bireysel sindirmeye her şeyden çok önem verir. Geçmişlerini bir çırpıda siler ve onlara yapay isimler verir. Bireyin toplu halde isyanını önlemek için onu kendi içinde paramparça etmeye böyle başlar. İşte bu nokta bizi tam olarak 7. bölümdeki o muhteşem sahneye götürüyor. Geçtiğimiz bölüm Damızlıklar tarafından düzenlenen büyük saldırırının ardından June‘un hayatını kaybeden arkadaşı “Ofglen“in gerçek adı dahil hakkında hiçbir şey bilmediğini fark etmesini takiben bölümün son dakikalarında bizi bekleyen oldukça etkileyici sahnede, June’un arkadaşının kulağına kendi adını fısıldayarak başlattığı zincir klostrofobik marketin her köşesindeki Damızlık’ın birbirlerine rejim öncesi gerçek isimlerini söylemesiyle bir çığlığa dönüşüyor. Biz seyirciler de bir başkasını gerçek anlamda tanımanın gücünün bu durdurulamaz büyümesini izlediğimiz sahnede, diktatörlere karşı mücadelede olası bir devrimin ilk kıvılcımlarının bireysel olarak yaşam sahnesinde var olabilmek olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

Özenle işlenmiş alt metni bir kenara bıraktığımızda ise her zamankinden daha kompleks ve şaşırtmacalar içeren bir hikâye akışı karşılıyor bizi bu bölümde. Gilead-Kanada-Geçmiş üçlemesinde gidip gelen senaryonun en ilgi çekici kısmı 6. bölümün patlama sürpriziyle sonlanan hikâyenin devamı olarak Gilead’da geçiyor. Ağır yaralı olarak saldırıdan canlı çıkabilmiş Komutan Waterford‘un durumu, tüm ev ahalisi üzerinde bazen samimi bazen de şüphe uyandıran bir birlik beraberlik hissine dönüşüyor. Komutan Pryce‘ın ölümünü takiben yerine geçen Komutan Cushing ve adamlarının öfkesi ve yapabileceklerinin ihtimali Offred ve Nick‘i Serena‘ya yardım etme noktasına kadar getiriyor. Bu bölümde Offred ve Nick’in karakter akışlarının bir miktar duraksatıldığını ve buna karşın geçtiğimiz bölümün neredeyse tamamını birlikte geçirdiğimiz Serena’nın hikâyesinin ise alternatif yollar aracılığıyla devam ettiğini görüyoruz. Dizinin en tartışmalı karakterlerinden Serena, zamanında kendi elleriyle büyüttüğü bu teokrasist rejimin mahkumu olmayı kabullenmek ve reddetmek arasında kalan kararsız bir kadın olarak bu bölümde deyim yerindeyse gerçek bir inanandan rejimin açık sözlü muhalifine dönüşüyor. Yeni Komutan Cushing’in masum Martha’ları sokak ortasında infaza kadar genişlettiği yönetim alanının kimseyi güvende hissettirmeyeceğini Offred’le konuşurken açıkça ifade edebilen bir Serena’dan bahsediyoruz!

Senaryodaki bu “plot twist”in ardından, sürecin ilerleyişinde bölüme oldukça etkileyici bir sonlanış katan bir başka sahne de Offred ve Serena arasında geçen beklenmedik bir “kadın dayanışması” oluyor. Nick’in yardımıyla Komutan Cushing’in devre dışı bırakılmasını sağlayan Serena, olaylar üzerine hazırladığı yönetimsel/yasal evrakları düzeltmek konusunda Offred’den yardım isteyerek seyirciyi bir kere daha şaşırtmayı başarıyor. Kadın kadının kurdu mudur yoksa patriyarka ancak ve ancak birlikte mi derdest edilir diye düşündürmeyi hedefleyen bu sahne The Handmaid’s Tale’in unutulmazlarından birine dönüşüyor.

Bölümün bir diğer kısmı ise Kanada ve “geçmiş”te, uzun süredir görmediğimiz Moira üzerinden ilerliyor. Son olarak travma sonrası stres bozukluğu yaşarken bıraktığımız Moira’nın arka plan hikâyesine bu bölümde ilk defa şahit oluyoruz. Samira Wiley’nin Moira’ya tüm yetenekleri ile hayat verdiği bu süreçte en dikkat çekici olan unsur ise taşıyıcı annelik meselesi oluyor. Damızlık olarak iki ayaklı değersiz bir uterus olmak ile cinsel olarak özgür bir kadın olarak ekonomik bir karşılık adına taşıyıcı anne olmayı ister istemez karşılaştıran bu kurgu parçasının bir miktar kafa karıştırıcı ve Gilead’ın yaptığı bu vahşetin büyüklüğünün kavranmasında tahrip edici olduğunu söylemek yerinde olacaktır.

7. bölüm ayrıca June ve Luke ilişkisinin çok da sağlam olmayan temellerine evlilik kavramını sorgulayarak da yaklaşan, Martha ve June arasında sözsüz iletişimin gücünü bir kez daha hissettiren, Koloniler‘den Janine ve Emily‘nin yeniden damızlık statüsüne alınması ve Gilead’ın yönetici veya yöneticilerinin kimler olduğu ve bu sistemin nasıl işlediği konularında ise cevaplanmamış sorular ve akışsal olarak boşluklar barındıran bir bölüm oluyor. Genel anlamda oldukça ayrıksı bir konuma yerleşen bu bölümün en çarpıcı anının da bölümün başlangıcındaki cenaze olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sadece dizinin değil tüm zamanların en muhteşem sinematografilerinden birine ev sahipliği yapan bu sahne bölüm boyunca da anlatımı kuvvetlendirmek adına bolca kullanılan kar yağışı, kuş bakışı çekimler ve ürkütücü yeni Damızlık kostümleri ile hayranlık verici bir zirveye kurulmayı başarıyor. Son tahlilde The Handmaid’s Tale bizi yepyeni sorular ve tükenmez bir merakla başbaşa bırakırken, muhteşem görselliğinin sarhoşluğunda yolumuzu adım adım kaybettiriyor.

Yeniden görüşünceye dek, Tanrı meyvenizi kutsasın!

***Önceki bölümlerin ayrıntılı incelemelerine ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli!***

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
84

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here