Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
3861

“Özgürlüğün üzerindeki her kısıtlama, bir sonraki kısıtlamayı daha az şoke edici daha kabul edilir yapar.” – Anthony Lejeune 

İnsanoğlu tarih boyunca farklı dönemlerden geçmiş ve kimi zaman bu dönemlerde özgürce yaşamış kimi zaman ise özgürlüğünü bir erk sahibine devrederek görece daha kısıtlı bir şekilde hayatına devam etmiştir. İnsanın doğada kendini ve yerini bulma serüveninde modern devletlerin kuruluşu ile kalabalık toplumların ortaya çıkması, bireyi ve dolayısıyla toplumu birçok yönden etkilemiştir. Güç sahipleri için bireyi denetim altına almak, yönetimi tam ve etkin kullanmada önemli bir unsur haline gelmiştir. Bu nedenle tarih boyunca kitle yönetimi devletlerin önceliği olmuştur.

Hapishanenin doğuşu, akıl hastanelerin kuruluşu ve disiplinli eğitim kurumlarının ortaya çıkışı bir yandan toplumdaki başıbozukluğu ve kaosu önlemeyi amaçlamışken diğer yandan ise toplumu sınırlamış, bireyleri bir kalıbın içine hapsetmiş ve onlara şekil vermiştir.

Fransız düşünür Michel Foucault, gözetimin ve gözetim araçlarının modern kurumlarda insanları yönetmek için temel enstrüman olarak kullanıldığını düşünmektedir. Düşünür, Hapishanenin Doğuşu isimli kitabında bu noktaya açıklık getirmiştik. Foucault, İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın tasarladığı hapishane modelinden yola çıkarak fikirlerini oluşturmuştur. Aynı zamanda bir sosyal reformcu olan Bentham, sosyal kurumları da inceleyen ve çalışma alanı içine koyan bir filozoftu. Onun “panoptikon” adını verdiği tasarıya göre, az sayıda gardiyandan oluşan bir denetim evi ile çok sayıda mahkum izlenebilirdi.

panoptikon ile ilgili görsel sonucu

Bu tasarıya göre dairesel denetim evinin tam ortasına yerleştirilmiş olan bir kule ile gardiyanlar kolayca mahkumları izleyebilirlerdi. Mahkumların hücreleri kuleden görünebilecek şekilde içeriye dönük olduğu için devamlı izlendiğinin farkında olan mahkum, sürekli olarak hareketlerine dikkat etmek zorundaydı. Normal hapishane tasarımına oranla çok daha başarılı bir denetimi sağlayan bu sistem sayesinde kulede tek bir gardiyan dahi olmasa bile devamlı izlendiğini zanneden mahkum, bu sayede kendi hareketlerini kollamak zorunda olacaktı. Bentham’ın geliştirdiği bu panoptikon isimli tasarı Michel Foucault’yu çok etkilemişti. Foucault’nun iktidar anlayışının temelinde panoptikon sistemde bulunan öz-denetim yatar.

panopticon theory ile ilgili görsel sonucu
Panoptikon güç

Buradan yola çıkarak toplumlarda denetimi sağlayan araçlardan birinin ise sokak kameraları ve mobeseler olduğu söylenebilir. Kameralar sayesinde yasa dışı hareket eden biri kolayca bulunabilir veya bu kamera kayıtları bir kanıt olarak sayılabilir. Ancak bu kameralar bir yerde caydırıcı özelliğe de sahiptir. Sokakta her an izlendiğini düşünen bir insanı denetlemek ve onun davranışlarını dolaylı yoldan kontrol altına almak çok daha kolaydır. Mobese kameralarının olduğu bir sokakta sürücülerin kurallara aykırı olma olasılığı çok daha düşüktür. Kameranın çalışıyor olması ise bu noktada önemli değildir. Kısacası bu tarz gözetim araçları sayesinde sosyal kuralların işlemesi kolaylaşır. Bu tarz denetimler ile yasa dışı hareketler kolayca tespit edilebilir ve düzeni sağlayan kuralların yıkılmaması sağlanır. Ancak bir yerde, bu denetimlerin oldukça olumsuz etkileri de vardır. Zaten Foucault da bu yöne odaklanmıştır.

“Modern iktidar büyük gözaltıdır.” – Michel Foucault

Modern toplumda, özellikle de günümüz liberal toplumlarında, bireysellik her şeydir. Her birey biriciktir ve özeldir. Her bireyin farklı olması aslında toplumu zenginleştiren ve tek tiplikten kurtaran bir durumdur. Foucault’ya göre eğer gözlemlendiğinin farkında olan insan, hareketlerini bir nevi baskı yöntemi olan bu yöntemlerle kısıtlarsa toplumda tek tiplik oluşur. Bireylerin birer canlı robotlardan farksız hale gelebileceği aslında çok açıktır. Farklı hareket edemeyen, aykırı düşünemeyen, resmen hipnoz altına alınmışcasına her hareketi birbirine benzeyen bireylerden oluşan bir toplumun yaratıcılık adına neler yapabileceğini bir düşünelim… Bu hareketleri ve düşünceleri kısıtlama, yakalanma ve cezalandırılma korkusu öylesine büyür ki, güç sahiplerinden korkmak şurada dursun, toplumdan aykırı olduğunu belli eden birey ilk başta bizzat toplum tarafından bile dışlanmaya maruz kalır. Kendisinden olmayanı dışlayan ve ona birtakım etiketleri uygun görerek yaftalayan toplum, büyük bir ihtimalle bu aykırı davranışlı kişinin ilk cezalandırıcısı olacaktır. Yakalanma ve cezalandırılma korkusu ile aslında olduğundan çok daha farklı bir insan gibi davranmaya Foucault “dinamik normalleştirme” der.

michel foucault panopticon theory ile ilgili görsel sonucu
Panoptikonu aslında bir metafor olarak düşünürsek bunu hapishane dışında günlük hayattaki her şeye benzetebiliriz.

Dinamik normalleştirme, aslında demokratik olmayan, özgürlüğü ve özgür seçimi kısıtlayan, özgür düşünceye taban tabana zıt olan bir durumdur. Bireylerin devamlı aynı ve belirli hareketler yapabildiğini ve benzer şekilde düşündüğünü göz önüne alırsak onların robotikleştiğini yani “mekanikleştiğini” söylemek hiç de zor olmayacaktır. Foucault’ya göre bu durum, orijinal fikirler üretmemizi ve orijinal tepkiler verme isteğimizi bastıracaktır.

“Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orada kimse yok demektir.” – Michel Foucault

Mesela, Jack Nicholson’ın başrolde olduğu One Flew Over the Cuckoo’s Nest, Türkçe adıyla “Guguk Kuşu” filmini düşünelim. Nicholson’ın canlandırdığı McMurphy isimli karakter, hapishane cezasından bir şekilde kıl payı kurtulmuş ve deli olduğu şüphesi ile kliniğe getirilmiştir. McMurphy karakteri aslında deli değildir ancak hapishanede kalmaktansa klinikte akıl hastaları ile kalmayı daha eğlenceli bir aktivite olarak görür. Başta her şey iyidir, hastalar ile oyunlar oynar, günlerini geçirir ancak hapishaneden kurtulduğunu zanneden McMurphy’ye göre akıl hastalığı kliniği de birer hapishane gibidir. Gün geçtikçe ufak tefek isteklerini bile aslında gerçekleştiremediğini ve özgürlüğünün elinden kayıp gittiğini fark eder.

mcmurphy punches through glass ile ilgili görsel sonucu

Aynı Foucault’nun etkilendiği panoptikon düzendeki gibi hastaların sürekli olarak kaldığı yer hemşirelere ait olan küçük bir camlı bölme tarafından izlenir. Bu camlı bölmeyi panoptikon teorisindeki kuleye benzetebiliriz. McMurphy kaldığı sürede deli olarak orada tutulan hastalardan hiçbirinin gerçekten deli olmadığını fark eder. Hemşireler tarafından onlara uygulanan kısıtlayıcı ve saçma tedaviler onları deli olduklarına ikna etmiştir. McMurphy, hemşire Ratched’in hastalar ile yaptığı toplu seanslarda onlara hasta olduklarını telkin ettiğini görür. Hemşire Ratched, aslında her bir hastanın zaafını biliyordur ve hepsini bu yönleri ile vurmaya çalışarak gün geçtikçe onların kendilerine olan öz güvenlerini yok ediyordur. Oradan çıkamayacağını, çok ciddi sorunları olduğunu düşünen hastalar biraz da olsa McMurphy’nin kışkırtmaları sayesinde bu düşüncelerden kurtulurlar. Yer yer hemşirelere ve hastaneye isyana kalkışırlar. McMurphy hastalara hemşirelerin uyguladığı tedavinin zıddını uygular ve başarılı da olur. Elbette bu durum yönetimin gözünden kaçmaz çünkü yapılan aşırılıklar haddini aşar. Filmin sonunda, hastanede bir “kaos” oluşturduğu düşünülen McMurphy’ye elektroşok tedavisi uygulanır. Bu tedavi ile aslında tamamen akıllı olan McMurphy orada sonsuza kadar kilitli kalacağını anlar, günden güne agresifleşir ve akıl sağlını kaybeder. Filmden yola çıkarak Foucault’nun söylemine varabiliriz. Hata yaptığı düşünülen kişinin, fiziksel acı duyacak şekilde cezalandırılması ve bu şekilde disipline edilmesi bir güç göstergesidir.

one flew over the cuckoo's nest nurse ile ilgili görsel sonucu

Yine Foucault’nun düşüncelerine göre, deli olduğu düşünülen bu aykırı insanların toplumdan uzaklaştırılmasına, sanki bir vebalıymışcasına karantina altına alınmasına “Plague Power” yani “veba gücü” denilir.

das experiment tarek fight scene ile ilgili görsel sonucu

Bu sefer de Das Experiment filmini ele alalım. Filmde 20 adam iki hafta boyunca deney amaçlı bir hapishanede tutulacak ve deneyin sonunda her bir denek 4000 Mark alacaktır. Sırf para uğruna bu işe soyunan deneklerden 8 tanesi gardiyan olacak ve gardiyanlar, geri kalan 12 mahkumu da şiddete başvurmadan denetim altında tutacaktır. Oyun gibi hazırlanmış olan bu hapishane aynı zamanda deneyin denetimcileri olan doktorlar tarafından 24 saat kamera ile izlenir. Burada kamerayı, günümüz toplumlarında kullanılan sokak kameraları olarak düşünebilir ve panoptikon metaforu ile ilişkilendirebiliriz. Bu denekler, doktorlar tarafından bütün gün izlenmektedir. Filmde doktorların tüm deney boyunca olan biteni izlemesi ancak hiçbir şeye karışmıyor oluşu deneyin istenildiği gibi yürümesini engellemiştir. Olaylar mahkumlardan birinin laktozlu süt içmek istememesi üzerine patlak verir. İktidar sahibi olan gardiyanlar, şiddet uygulamamaları, etkilerinin sınırını aşmamaları gerekirken, gücün etkisi altına kapılmış ve böylelikle aslında tamamen bir oyun ve deneyden ibaret olan konumlarını aşırı ciddiye almışlardır. Bunun sonucunda ise mahkumları inanılmaz sıkı bir denetim altına sokarlar. Foucault’ya göre norm içeren her kurum iktidarı kurumsallaştırmaktadır. Bunlara hastane, hapishane, okul örnekleri verilebilir. Aşırılığa kaçan, gücünü bastırmadan ve zorbalıktan alan iktidar, Das Experiment filminde de görüldüğü üzere aslında her şey birer kurgu olsa bile çok zararlı bir duruma yol açabilir. İktidarın amacı kargaşayı yok etmek ve düzeni sağlamak olsa da bunu güç gösterisi şeklinde kullanmak toplum adına çok zararlı durumlara sebebiyet verebilir. Aslında gardiyan olarak seçilen ve mahkum olarak seçilen deneklerin birbirlerinden hiçbir farkları yoktur. Tamamen kura sistemi ile bu görevi almış olan gardiyanlar, mahkumları gereksiz cezalandırma yöntemleri ile onları kontrol altına almaya çalışmışlardır. Foucault’nun düşüncesine göre iktidarı sağlam bir zemine oturtan şey sıkı bir denetimdir. Gardiyanlar sıkı bir denetim kurdukça mahkumlar üzerinde baskı ve şiddet uyguladıkça o oranda da iktidarları güçlenir. Öyle ki, gardiyanlar onlara müdahale edecek olan doktorları yani bu deneyin kurucularını bile zorbalıkları ile karşı karşıya bırakırlar. Güç ve iktidar duygusu onları öylesine kör etmiştir ki, bunun bir deney ve oyundan ibaret 2 haftalık bir şey olduğunu unutmuşlardır.

dead poets society analysis ile ilgili görsel sonucu

Yine benzer bir şekilde Dead Poets Society yani “Ölü Ozanlar Derneği” filmine bakacak olursak; sıkı kuralları olan köklü bir okul, o okulun aykırı edebiyat öğretmeni ve okulu ile ailesi arasında sıkışmış olan öğrencileri izleriz film boyunca. Filmde, John Keating isimli öğretmenin, oldukça katı kuralları olan Welton Akademisi’nde öğrencilere aşıladığı değişik ve özgür düşünceler ile göze batması anlatılır. John öğretmenin Neil isimli öğrencisi ise tiyatroya çok düşkündür ve oyunculuk yapmayı çok sever. Ancak ailesinin ve okulun Neil üzerinde uyguladığı katı kurallar sonucu Neil bu yeteneğini özgürce kullanamaz. Özgür bir gelecek seçimi yapamaz ve bu zorlamalara katlanamayan Neil çözümü intiharda bulur. Bu durumdan John öğretmen de payını alır. Öğrencileri kışkırttığı ve onların aklına bu tarz fikirler soktuğu gerekçesi ile okuldan uzaklaştırılır. Görüldüğü üzere okulun dayattığı bu statükocu tutum öğrenciler üzerinde baskı kurar. Okul, aykırı olanı kendinden elediği ve yok saydığı gibi, aykırı olanın acı bir sona maruz kalmasına da göz yumar. Neil’in ölümünde Neil’in ailesi ve okul asla kendilerinde suç bulmazlar.

Foucault aynı zamanda bir eğitimci olarak da eğitimdeki bu zorbalıklara oldukça karşıdır. Bilgi, dayatmalar ve zorbalıklar ile verilemez. Ona göre bilgi, zevk ile ilişkilidir. İnsan öğrendikçe haz duymalıdır ve bunu sağlayan birinci koşul ise eğitim kurumlarıdır. “Bilgiyi erotize etmenin, onu gerçekten hoş kılmanın yöntemleri vardır. Öğretimin buna muktedir olmaması, bunu ortaya bile koyamaması, öğretimin işlevinin neredeyse bilginin ne kadar sevimsiz, mutsuz, gri, zevkten uzak olduğunu göstermeye dönüşmesi, bu bence bir güç gösterisi… Eğer bilgiye erişimi belirli sayıda insanla sınırlı tutmak isterseniz, bu şekilde bilgiyi ürkütücü bir şekle sokarsınız.” diyor Foucault. Bu konuda hiç de haksız değil. Filmde, Welton Akademisi’nde eğitim gören öğrencilerin motivasyon kaynağına bakarsanız okulun uyguladığı aşırı disiplini görürsünüz. Oradaki öğrencilerin bilgi ve okulla ilgili motivasyonları, bilgiye olan açlıkları ve istekleri, öğrenmekten duydukları haz değildir. Bu hazzın oluşması, John öğretmen sayesinde olmuştur. Başta tarzı ve öğretim teknikleri ile öğrencilere tuhaf gelen öğretmenin dersleri, öğrenciler için zaman içerisinde bir tutkuya dönüşmüş ve bütün öğrenciler onun dersinin geleceği günü sabırsızlıkla beklemişlerdir.

İlgili resim

“İktidar her yerdedir. Hapishanede, tımarhanede, hastanede, okulda, bilgide, bilimde ve iş yerindedir iktidar. İktidar; kodlamada, kapatılmada, yasaklamada, baskıda, gözetlemede, denetlemede ve yönetmededir. Okulda okuduğumuz kitapta, evde karşılaştığımız baskıda, gönderildiğimiz odamızda, kilitlendiğimiz tuvalette, sokakta gördüğümüz şiddette, yediğimiz tokatta, tekmede, coptadır. Hastanede yediğimiz sakinleştirici iğnededir, klinikte bilinçaltımıza ulaşmaya çalışılan sözcüklerdedir iktidar. Politikacıların nutukları, anne ve babanın tavsiyeleri, öğretmenin cetveli ve komutanın sana verdiği tüfektedir iktidar. Aynı giydiğimiz önlükte, üniformada, takım elbisede, tulumdadır. İş yerinde kadın yöneticinin yere vuran uzun topuğunda, askerde rütbelinin botlarının parlaklığındadır. İktidar yönetmekte ve yönetilmektedir. İktidar yalnızca baskı uygulamaktan, bastırmaktan, engel çıkarmaktan, cezalandırmaktan ibaret olmadığını; arzuyu yaratarak, zevki kışkırtarak, bilgiyi üreterek; bundan daha derine nüfuz ettiğini de göstermektedir. İktidar bedeni çalıştırır, davranışa nüfuz eder, arzu ve zevkle iç içe girer.”

KAYNAK: 1, 2, 3.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
3861

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here