“Bir kişinin deliliği başka bir kişinin gerçekliğidir.”

Sinema dünyasının belki de en tartışmalı yönetmeni, gotik sinematik evrenin eşsiz hükümdarı, “öteki”nin beyaz perdedeki sesi Tim Burton, herkesin hakkında atıp tutmaktan hiç çekinmediği bir isim. Sıkı hayranlarının tam karşısında dev bir nefret kitlesine de sahip ama her iki tarafı da hiçbir anlamda kafasına takmayan, sinemanın umursamaz şövalyesi,”tarz yaratımı” konusunda kafaları karıştırmaya devam etmekten hiç vazgeçmiyor. Her yeni filmiyle birlikte kendine konan etiketleri yıkmaktan zevk alan, muhafazakar bir sanatsal sürecin yaratıcılığı öldürdüğüne inandığını her defasında kafamıza kakmaktan çekinmeyen Burton’ın evreninin her sinemasever tarafından keşfedilmesi için bir yol haritası hazırladık. Buzdağının görünen kısmına bir yolculuk bu. Başlaması bizden, devamı sizden. Deliliğinizi yanınıza almayı unutmayın ve kemerlerinizi lütfen bağlamayın. Başlıyoruz:

1 – Burton sinemasında karakterler “yanlış anlaşılmış öteki”lerden özenle seçiliyor adeta.

2 – Miktarı filmden filme değişse de her zaman bir parça gotiklik kullanan Burton, sıklıkla Noel ve Cadılar Bayramı atmosferini yaratmaktan zevk alıyor.

3 – Baş karakterlere güvenmeyen veya onları yanlış anlamaya can sıkıcı derecede meyletmeye dünden razı “kasaba halkı”na rastlamak Burton evreni için adeta bir kural haline gelmiş durumda.

4 – Burton’ın “guilty pleasure”larından belki de en başta geleni filmlerine bir “zombi köpek” eklemek. Frankenweenie‘nin Sparky’sini veya The Corpse Bride‘ın Scraps’ını unutmak mümkün mü?

5 – Filmlerindeki karakterlerin önemli bir özelliği ise etraflarını saran tüm “karanlığa” rağmen – ki her anlamda karanlıktan bahsediyoruz  – arkadaş canlısı ve iyimser olmaları.

6 – Burton baş karakterleri çoğu zaman nevrotik, biraz korkak buna rağmen her zaman zeki ve ahlaki ilkelere bağımlı kahramanlar.

7 – Siyah-beyaz çizgili kıyafetlere sahip karakterler Burton’ın bir diğer imzası. Beetlejuice, Sweeney ve Mrs. Lovett, Tweedledum & Tweedledee ikizlerinin hepsinin ortak yanı bu giyim takıntısından ibaret.

8 – Burton’ın yarattığı baba figürlerinin negatif bir çizgiye sahip oldukları aşikar. Sleepy Hollow, Charlie and the Chocolate Factory ve Sweeney Todd‘daki “kabus” babalar bunun en güzel örneklerini oluşturuyor.

9 – Gotik ve karanlık bir dünyanın orkestra şefi olmasının verdiği siyah-beyaza yönelimin boğucu olabilme ihtimali sıradan biri için iflah olmaz derecede yüksek olsa da, söz konusu Burton olunca yer yer aşırı dozda renk zehirlenmesi yaşayabileceğinizi çekinmeden söyleyebiliriz.

10 – Burton evreninin yıkılmayan tek kuralı ise sıradanı yıkmak. Bazen bu sıradan filmin ilhamını aldığı eserin ta kendisi olsa da. Burton hem Alice hem de Miss Peregrine’s Home for Peculiar Children uyarlamalarında hikayenin aslını tahrip etmekten kelimenin tam anlamıyla zevk alıyor. Sonucu beğenip beğenmemeniz de pek umrunda değil, her zamanki gibi…

Ufak yolculuğumuz burada bitiyor ama bu bitiş sinemanın yaratabileceği mucizelerden birine daha duyacağınız hayranlığın belki de başlangıcı olmanın mutluluğunu taşıyor. Keşfetmek ve kaybolmak için sinematik bir yolculuğa çıkacak olmanızın mutluğu… Son tahlilde, oldukça geniş Burton evreninin her bir parçası kalbimizi kazanmayı başaramasa da hayal gücü denen mucizevi şeyin sınırsızlığına şahit olmanın verdiği heyecan bile Tim Burton’ın hayranı olmak için yeterli.

İçinizdeki Cheshire Cat’i hiç öldürmemeniz dileğiyle…