David Fincher, muhtemelen en ünlü filmi olan, yeraltı edebiyatı uyarlamalarının mihenk taşı Fight Club‘ı çekmeden önce, Alien 3 başarısızlığını gölgede bırakmasını sağlayan iki başyapıta imza atmıştı: Se7en ve The Game. Yönetmen, tümüyle farklı bir türe sıçramasını sağlayan dördüncü filmi “Fight Club“ta olayların ana karakterin gözünden anlatıldığı “pulp” tarzıyla, sinemaya aktarılması zor görünen bir romanı uyarlamıştı. Titizliğiyle ve filmleri üzerine yaptığı felsefi çalışmalarıyla bilinen Fincher, 1999 yılında Film Comment dergisine verdiği röportajda bu modern klasiğin çekim sürecinden, hikaye üzerine düşündüklerinden ve yönetmenlik hakkındaki görüşlerinden bahsediyor.

Bu filmi yaparken neyi amaçladınız?

Kitabı okudum ve bunu nasıl sinemaya uyarlayabiliriz diye düşündüm. Bazı yönlerden The Graduate‘e benziyordu; yirmili yaşları yerine ancak otuzlarında olgunlaşabilen insanları anlatıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam Budizm, aydınlanmaya giden yolda bireyin önce kendi ailesini, sonra tanrısını, son olarak da öğretmenini öldürmesi gerektiğini öğütlüyor. Hikayenin başında Edward Norton’ın karakteri yirmi dokuz yaşında, kendisine dayatılan şeyleri yapmakla uğraşmış, olmadığı bir şeye dönüşmek için uğraşıp dünyada kendine bir yer aramış. Ona hep eğitimini tamamlayıp iş bulması, sorumluluk alması tembihlenmiş; mutluluğun yolunun bu olduğu söylenmiş… Filmin başında ailesinin öğretilerini kafasından yeni atabilmiş, buna rağmen hala mutsuz ve hala kendi yarattığı bu dünyaya hapsolmuş vaziyette. Sonra Tyler Durden ile tanışıyor ve yapmamaları gereken şeyleri yapmaya başlıyorlar: Ailenin peşinizi bıraktığı yirmili yaşlarınızda yapacağınız türden tehlikeli şeyleri. Nihayetinde de öğretmeni Tyler Durden’ı öldürmek zorunda kalıyor. Yani film aslında olgunlaşma üzerine.

Image result for david fincher on set fight club

Baştan beri romanın uyarlanma sürecinde miydiniz?

Evet, büyük ölçüde. Çoğu filmin geliştirme aşamasında söylenen şeyler burada da söyleniyordu: “Film boyunca ‘voiceover‘ı (ana karakterin sesli anlatımı) kullanamazsın” gibi. İlk taslakta voiceover yoktu ve ben neden kullanmadığımızı merak ettim. “O tür şeyler sadece hikayeyi anlatamadığın zamanlarda kullanılır” cevabını verdiler. Fakat bence voiceover’ın olmaması olayları komik değil, üzücü ve acınası hale getiriyordu. Filmin ilk bölümünün olabildiğince hızlı olmasını istedim; olaylar panjurları kapatıp açar gibi hızlıca gerçekleşmeliydi. Kameranın düşünce hızıyla hareket etmesi gerekiyordu. Benim ilgimi çeken şeylerden bir diğeri de, düşünce akışı içinde zamanda ve kurguda atlamalar yapabilmekti: “Birazcık geriye gidelim, bekle, fazla gittik, evet işte buradan başlamıştık” gibi. Bu da anlatıcının düşünceleri kadar dinamik bir anlatım oturtmamızı sağladı.

Finaldeki sürprizin gelişini önceden kestirmek zor.

Evet, hatta imkansız. Bazı seyirciler olacakları öngördüklerini iddia ettiler, bence bu saçmalık; çünkü insanların bunu fark etmemesini sağlamak için çok uğraştık ve tonla para harcadık. Bir arkadaşım “İnsanlar bir filmi izleyince olacakları önceden bildiğini söylemek ister” demişti. Bence çok doğru ve benzer tartışmaları filmi izlettiğim birkaç kişiyle daha yaşadık. “Siktir git, The Game’de yaptığın gibi yine seyirciyi kandırmak için her yolu denemişsin” dediler. Fakat esas amaç hiçbir zaman seyirciyi kandırmak olmadı, o bir metafordu, binaları patlatan bir adamdan ziyade içinde gizlediği öfke ve bıkkınlıkla bir çıkış yolu olarak Tyler’ı yaratan bir adamın hikayesiydi bu. Bu adam bu sayede farklı kavramları anlayıp öğreniyor ve Nietzsche’nin “übermenschinin yanından bile geçmeyeceği çıkmazlarda kendine çıkış yolları arıyordu. Bu yüzden Nietzsche üniversite öğrencileri için yol göstericiyken otuzlu-kırklı yaşlarındaki kitleye pek de hitap etmiyor. Nihayetinde ortaya farklı bir çatışma daha çıkıyor: Tyler Durden’ı yaratıyorsunuz; gerçek olmak ve empati kurabilmek haricinde insanı insan yapan tüm özelliklere sahip birini. Bizim dünyamızda yaşamıyor, toplumumuzda yeri yok; o bir fikirden ibaret. Ve gerçek dünyanın karşımıza çıkardığı engellerle de idealize boyutta uğraşıyor, modern insanın yaptığı fedakarlıkları yapmak zorunda değil.
Image result for fincher brad pitt

Edward Norton’ın karakterinin bir adı var mıydı?

Senaryodaki adı Jack’ti, kapanış jeneriğinde ise “Anlatıcı” olarak geçiyor.

Bir yönetmen olarak sizi harekete geçiren şey nedir?

Yeni bir şey yapma zorunluluğuyla kısıtlanmak istemiyorum. Her seferinde kendime soruyorum: “Hangi filmleri izlemek istiyorum?” Ve diğerlerinin yapmadığı filmleri yapıyorum. “The Hero with a Thousand Faces” (“Kahramanın Sonsuz Yolculuğu”, Joseph Campbell’ın hikaye anlatıcılığı ve mitoloji üzerine yazdığı ünlü kitabı) ile ilgilenmiyorum, o tür şeyleri çoğu kişi yapıyor. Bir arkadaşım her sokakta bir sapığın olduğunu söylemişti; her yerde ilgi çekici, değerleri kolayca sorgulanabilecek birilerini bulabilirsiniz. Ben de bu hikayeleri arıyorum.

Image result for fincher with camera

Yönetmenliğin en yaratıcı kısmı sizce hangisi?

Düşünmek. Setleri tasarlayıp provaları tamamlayınca yaratıcı kısmın sonuna geliyorsunuz. Sonrası kelimenin tam anlamıyla bir savaş. Bugünü nasıl aşacağız? İşin yüzde 99’u politika, yüzde 1’i ise ilham. Çekim günlerinde kendime “Vay be, film yapmak işte böyle bir şey” dediğim oldu; her şey saat gibi işlerken, insanlar sorular sorarken, zaman ilerlese de aşama kaydedebildiğimizi düşünürken. Ama çoğu zaman işiniz bunlarla sınırlı değil. Başta kafanıza koyduğunuz şeyleri, kızgınlığın ve yorgunluğun etkisiyle boşvermemek, ilginizi canlı tutmak zorundasınız. Yöneticilik yeteneğiniz olmalı ve problemleri çözebilmelisiniz. Çoğu zaman setten ayrılırken hayal ettiğinizle çektiklerinizin farklı olduğunu düşünürsünüz, fakat aslında kafanızdakini aynen perdeye aktarma gibi bir zorunluluğunuz yoktur.  Bu süreç içinizi kurutur, her şeyinizi alır ve nihayetinde bir anne/baba gibi hissetmeye başlarsınız: Çocuğunuz “artık beni rahat bırak, her şeyi düşünmek zorunda değilsin” demeye başlar.
Persona gibi bir film yapamam- benim filmlerimde karakterlerin ne düşündüğü ve olan olaylar çok daha barizdir, içsel yanları pek yoktur. Ben Elia Kazan değilim, muhtemelen yeni bir aktörü keşfedip seyircilere tanıtmayacağım. Fakat özellikle seyircinin kendini karakterin yerine koyabilmesi için atmosfer yaratımına çok özen gösteririm. The Game’i yaptığımız sırada bu konuyu Michael Douglas ile çok tartıştık. “Karakter önce şunu yapmalı ki bu hareketi yapabilsin” gibi şeyler söyleyip duruyordu, ben de “bu hikaye anlatımında bir kural olabilir, fakat gerçek bir insanın orada o hareketi yapacağını düşünmüyorum” diyordum. “Lütfen yapımcı maskeni çıkar ve bencil bir  aktöre dönüş, hikayeyi bana bırak. Bana yardımcı olmak zorunda değilsin.” Böyle zamanlarda, yönetmen olarak, oyuncuya “Daha bencil davran, bu işleri benim yapmama izin ver. Aşmam için önüme engeller çıkar, aksi takdirde ben sana yeni engeller çıkaracağım” diyebilmek gerekiyor.