Fatih Akın hiç şüphesiz günümüzde Ferzan Özpetek ve Nuri Bilge Ceylan’la beraber dünyada en çok tanınan üç Türk yönetmenden biri. 1998 tarihli ilk filmi Kurz und Schmerzlos (1998) ile ismini duyurmaya başlayan sinemacı asıl büyük çıkışını Altın Ayı ödüllü çarpıcı yapıtı Gegen die Wand’le (2004) gerçekleştirmişti.

Bu büyük ödülün ardından Alman sinemasının taşıyıcı isimlerinden birine dönüşen Akın, bir daha o kadar büyük ses getiren ve övgüyle karşılanan bir yapıt üretmemişti. Ta ki bu yıla kadar. Yönetmen gerçek bir olaydan esinlendiği yeni filmi Der Goldene Handschuh’da 1970’lerde pek çok kadını vahşice öldüren psikopat katil Fritz Honka’nın hikayesini anlatıyor. Dünya prömiyerini Berlin Film Festivalinde gerçekleştiren film, 25 Nisan itibariyle vizyondaki yerini aldı.

Senaryosunun Heinz Strunk’un kitabından, Fatih Akın tarafından uyarlandığı filmin oyuncu kadrosunda; Jonas Dassler, Margarete Tiesel, Marc Hosemann, Adam Bousdoukos, Martina Eitner-Acheampong, Katja Studt gibi isimler yer alıyor (Dikkat spoiler içerebilir!).

Filmin konusu şöyle özetlenebilir; tuhaf ve çirkin bir fiziğe sahip olan Fritz Honka korkutucu hareketleri yüzünden de insanlarla iletişim kuramamaktadır. Zamanının büyük bölümünü Altın Eldiven isimli barda geçiren Fritz hiçbir kriter gözetmeden gördüğü bütün kadınlara içki ısmarlamaktadır. Fakat kadınların çoğu bunu kabul etmez. Kabul edenler ise Fritz’in ağına düşerek acımasızca tecavüze uğramakta ve vahşi bir şekilde katledilmektedir. Acımasız katilin son kurban adayı olan orta yaşlı Gerda’da bu durum biraz değişecek ve Fritz’in iğrenç düzenine çomak sokulacaktır.

İlk bakışta filmin, konusu itibariyle Danimarkalı provokatif usta Lars Von Trier’in geçen sene çektiği The House That Jack Built’iyle bir hayli benzeştiği söylenebilir. Psikolojik olarak sorunları olan sosyopat katillerin ensesinden ayrılmadığımız ve onların dünyasını keşfe çıktığımız bu filmler aslında geleneksel polisiye sinemasının kalıplarının bir hayli uzağına düşüyorlar. Bu tür filmlerde genellikle ana karakterlerimiz rahatlıkla özdeşlik kurabileceğimiz dedektiflerdir. Bu dedektiflerle beraber katilin peşine düşeriz ve işlenen cinayetler çözemediğimiz için bizim de elimiz kolumuz bağlanır ve bir süreliğine karakterlerle birlikte umutsuzluğa hapsoluruz.

Bahsettiğim bu iki filmde ise tam tersine seyir süreci boyunca katilin yanına konumlandırılırız. Bu zor göreve bizi zorlayan yönetmen, acımasızca ve canice işlenen tüm cinayetlerin doğrudan tanığı olmamızı ister. Fakat bu yapımlar pek çok tartışmaya yol açıyor. Sıklıkla kadınları öldüren seri katillerin hikayesini anlatan bu filmler kadın düşmanlığı, seksistlik ve şiddetin pornografisini sunma gibi ithamların hedefi haline geliyorlar. Burada sinemacının hikayesini anlatırken kullandığı gidiş yolu kilit noktayı oluşturuyor.

Trier ve Akın’ın benzer iki hikayeyi anlatırken ulaştıkları sonucun benzer olduğu söylenebilir. Fakat gidiş güzergahları oldukça farklı. Trier hareketli kamerasından ve ironik üslubundan kaçınmayarak müthiş bir kara mizah duygusu içinde sunduğu hikayesini sunarken kurbanlarla özdeşleşmemizin önüne set çekiyor. Jack ise ünlü seri katil Ted Bundy’den yola çıkarak oluşturulan temiz yüzlü yakışıklı biri olarak sunuluyor. Finaldeyse seri katil Jack’le beraber kendisi de cehennemin dibine inerek adeta nedamet getiriyor Trier. Fakat seyircilere getirilen bu nedamet de yetmemişti. Sinemacının kara mizah soslu, dehşetengiz mizah anlayışı onu tekrar kadın düşmanı etiketine maruz bırakmıştı.

Fatih Akın ise gerçek olaylardan yola çıkarak anlattığı hikayesinde deforme vücutlu ve tuhaf hareketlere sahip itici bir katil portresi çiziyor. Kafamızdaki ‘psikopat katil’ arketipine tamı tamına uyan bu karakterin her hareketi bizde bir iğrenme duygusu uyandırıyor. Daha ilk sahnesinde işlenen bir cinayeti adım adım bize gösteren sinemacı katille yakınlık kurma ihtimalimizi kesmek istiyor. Fakat Akın bunu çiğ ve ucuz bir üslupla perdeye aktarmıyor. Adeta şeytani karakterin zihninin sarı-siyah çürümüşlüğünü bir görsel biçim olarak kullanıyor. Muhteşem görüntü ve sanat yönetimi çalışmasının da katkısıyla çürümüşlüğün ve kötülüğün en estetik hallerinden birine tanık oluyoruz.

Yönetmen katilin kurbanlarını seçtiği mekan olan Altın Eldiven isimli barı ve müdavimlerini de toplumun en alt katmanında yaşayan insanların zavallı yaşamlarını da yansıtmayı ihmal etmiyor. Bu sayede oldukça itici bir görüntüye sahip olan katilin kurbanlarını nasıl kolaylıkla ayartabildiği sorusu da cevabını bulmuş oluyor.

Der Goldene Handschuh uzun zamandır iyi ki sinemada seyrettim dediğim ender filmlerden biri oldu. Geçtiği dönemi iyi bir şekilde yansıtmayı başaran, sinema sanatının nimetlerini sonuna kadar kullanmış bir seri katil hikayesi izlemek isteyenlerin yapımı kesinlikle kaçırmaması gerekiyor.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here