”Tanrı’yla bir görüşme yaptım. Arkasındaki duvarda diplomaları asılıydı. Tanrı bana dedi ki: Neden?

Neden bu kadar acıya sebep oldun?

Her birinizin kutsal, eşsiz bir kar tanesi olduğunu anlayamadın mı? Eşi bulunmaz eşsizlikte, eşsizin de eşsizi bir kar tanesi olduğunu göremedin mi?

Hepinizin sevginin tezahürleri olduğunu anlayamıyor musun?

Karşımda oturmuş, bir not defterine bir şeyler karalayan Tanrı’ya baktım. Ama Tanrı bu meselede tamamen yanılmaktaydı.

Bizler eşsiz değiliz.

Süprüntü ya da pislik de değiliz.

Biz sadece biziz.

Biz sadece biziz ve hayatta başımıza gelenlerin bir nedeni yok.

Tanrı diyor ki: ”Hayır, bu doğru değil.”

Peki. Öyle olsun. Neyse ne. Tanrı’ya akıl öğretmek bana kalmadı ya”

 

Mükemmel olamayanların, mükemmellik ile hiçbir bağ kuramayanların verdiği dövüşün kulübü aslında Fight Club.

”Ben pisliğim. Senin ve bütün dünyanın gözünde ben pisliğin, iğrencin, ruh hastasının tekiyim. Nerede yaşadığım, ne hissettiğim, ne yiyip ne içtiğim, çocuklarımın karnını nasıl doyurduğum ya da hastalandığımda doktor parasını nereden bulduğum senin umurunda bile değil ve evet, aptal, bıkkın ve güçsüzüm; ama gene de senin çözmen gereken bir sorunum” diyebilenlerin kulübü; sabunlar, havalı dövüş sahneleri ve zekice yazılmış birkaç satır show’un bir parçası sadece; sanki bir bilgi kırıntısı, buz dağının tepesi, minnacık bir bilgi, yani, ağzına çalınan bir bal; resmin gerisini kafanda tamamlıyorsun, tamamlayabilirsen elbette.


Sıra dışı bir eseri yorumlarken kaybeden güzellemesi ile mahvetmek istemiyoruz tabii ki, sakın ait olmadığımız bir alana çekme bizi.

Sadece, özel bir yapım olduğunu düşünüyoruz, bunu anlamalısın.

Defalarca izlenebilecek bir film Fight Club.

Farklı çözümlemeler yapılabilecek, her sahnesi ve repliği ezberlenebilecek türden. Birçok sahneye birden fazla yorum getirip David Fincher’in yakalamaya çalıştığı detayları yakalamak mümkün. Şanslıysanız, hepsini belki de.

Bahsettiğimiz ayrıntıları yazıp konuyu dağıtmak istemiyoruz, bunu başka bir gün konuşabiliriz… Şimdi edebiyat ve sinema evrenlerini kıyaslayarak bir şeyler anlatmak istiyoruz sadece.

Kitaptan uyarlanan filmlerin başarılı olduğu nadir görülmüştür. Fincher’in de Chuck Palahniuk’u sollayamadığını falan düşünüyor olabilirsiniz.

Fakat, tam olarak öyle değil!

Bambaşka gerçeklikler elbette ama bir The Voice karakteri varsa, orijinal metinlere yaklaşmak daha mümkün oluyor sanki.

Filmde de Edward Norton aynı zamanda bir ses karakteri olduğu için yazılı metin hissini yakalayabildiğimizi sanıyor olabilirsiniz.

Ancak itiraf etmeliyiz ki, bırakın aynı hissi yakalamayı  bizce film kitaptan çok daha başarılı.

Öncelikle, dengesi, ayrıntıları iyi ayarlanmış bir kitap değil Dövüş Kulübü.

Karakterler silik ve iddiasız…

Tyler‘ı okurken Brad Pitt kadar kırmızı ceketli ve yakışıklı birini hayal edemiyorsun mesela, havalı bir karakter izlenimi pek olmuyor. Gerçek kimliğinin tamamen zıttı bir zihin düşüncesi yaratabilmek için birkaç kere zorlama satırlar çarpıyor okurun gözüne.

Karakter bölünmesini işlerken bir beceriksizlik hissediyorsun, yetkin olmadığı alanda konuşan birini dinliyorsun gibi.

Çok sarsıcı bir temeli var aslında kitabın ama fikrin geliştirilerek bir büyüye dönüştüğünü hissetmek pek mümkün değil.

Marla, Helena Bonham Carter kadar sıra dışı değil, sinir bozucu, fevri ya da siyah rengi çağrıştırdığını söylemek pek mümkün görünmüyor.

Gerçek karakterimiz Edward Norton kadar sünepe değil, patronundan dayak yediği bölümü canlandıramıyorsun filmdeki kadar güzel bir şekilde.

Oyuncular filme nasıl hazırlandı bilemiyoruz elbette ama, bu metin üzerine çok katlı bir bina yapmışlar karakterlerine. Kendileri yükseltmiş her bir katı, başarının arkasında Chuck’ın kaleminden çok oyuncuların mükemmelliği yatıyor olabilir.

İzlediğimiz ve hayran kaldığımız bir gerçeklik varsa bu sinema sanatının sayesinde özetle.

Kitabın kronolojik sırasındaki hatalar filmde yok mesela, Marla’nın söylediği şarkı etkisiz gelmiyor kulağa; Tyler ile seviştikleri sahneden sonraki replik beceriksizce yazılmamış ya da. Kitaptaki etkileyici satırlar film ile birlikte sanki daha etkili bir vurgu ile ön plana çıkmış.

Beş yıldızlı bir gösterge hayal edin, kitabın okurken hayal kırıklığı ile beşten üçe kadar düşüyor ve tekrar toparlanıp dört yıldızda takılı kalıyor gibi gibi.

Ne kadar kötülesek de, dört yıldız verilebilir beş üzerinden, yazarın yakaladığı çok keskin bir dünya var çünkü.

Sikişmeyerek türünü tükenmeye mahkum eden her pandanın ve pes edip kendini karaya atan her balinanın, her yunusun alnının ortasına bir kurşun da siz sıkmak istiyorsunuz okurken.

Biz Joe’nin bu ülkede sıkışmış kalmış hayaliyiz ve sabah kalkıp küçük hayatımızı yaşamak daha da zorumuza gidiyor her geçen gün.

Ancak peynir satın alıp boktan televizyon kanallarını seyretmeye yetecek kadar para kazandıran boktan bir düzenimiz olacaksa, ölürüz daha iyi.

”Hiçbir zaman tamamlanmış olmayayım, nolur.

Hiçbir zaman halimden memnun olmayayım.

Hiçbir zaman kusursuz olmayayım.

Kurtar beni tyler, kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtar.”

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here