1571 yılının Ekim ayının başlarında, Korint Körfezi’nde gerçekleşen İnebahtı Deniz Savaşı’nda, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşan haçlılar arasında şaşırtıcı bir isim vardı: İspanyol yazar Miguel De Cervantes.

Akıl almaz bir deli olan Cervantes’in esirlik, kavga ve isyanlarla geçen hayatının bir kısmı buradan başlar. Şöyle ki, 1569 yılında Madrid’de bir asilzadeyi yaralayan Cervantes hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Sağ eli kesilecek ve 10 yıl sürgünde kalacak olan Cervantes, elini ve hayatının bir kısmını kurtarmak için İtalya’ya kaçtı. Hiç parası olmayan Cervantes’in, en sonunda orduya katılmaktan başka çaresi kalmamıştı. 1571’de Osmanlı İmparatorluğu donanmasıyla yapılan İnebahtı Deniz Savaşı’na katılan Cervantes, Marquesa adını almış bir kadırgada kalıyordu. Savaş sırasında iki defa göğsünden yaralanan Cervantes, aynı zamanda bir top güllesiyle de elini kaybetmişti. Elini kaybetmekten korkup kaçan ünlü yazar, elini İnebahtı’da Osmanlı toplarına kaptırmıştı.

Beş yıla yakın Akdeniz’de dolanan ve bu süre zarfında sürekli Osmanlı askerleriyle savaşan Cervantes, “El Manço Lepanto” yani, İnebahtı Çolağı lakabıyla ün saldı. 1575 yılında, İspanya’ya dönerken bindiği İspanyol gemisi, Marsilya açıklarında Cezayirli Türkler tarafından kuşatılınca, Arnavut asıllı Türk denizci Deli Memi tarafından esir alındı. Sonraki beş yıl boyunca ise Cezayir’de esir hayatı yaşayan Cervantes, kaçmaya karar verdi. Bu isteğini yerine getiremeyip yakalanınca prangaya vuruldu. Uzun bir süre tek koluyla kürek çekmeye zorlanan Cervantes, mahkum bir forsa olmuştu. Nihayet İstanbul’a yollandığı sırada, o zamanlar Kaptan-ı Derya olan Kılıç Ali Paşa, her Kaptan-ı Derya’nın yaptığı gibi, deniz kenarına bir camii yaptırmak istediğini Sultan 3.Murat’a sunarak ondan kendisine bir yer göstermesini istedi. Sultan Murat ise şu cevabı verdi: “Sen ki deryâlar serdârısın. Bir de benden kara toprak mı istersin? Camini dahi denize yapman münâsiptir.”

Bunun üzerine Kılıç Ali Paşa, Tophane’deki sahilde, denizi doldurarak küçük bir yarımada oluşturacak ve câmisini bu yarımadaya konduracaktı. Cami, Ayasofya’nın küçültülmüş bir modeli gibi olacaktı ancak Mimar Sinan bu camiyi Ayasofya’nın basit bir kopyası şeklinde değil de, onun eksik yönlerinin tamamlanıp, mimari yönden daha geliştirilmiş hali olarak yapacaktı.

O sırada, tek kollu yazarımız Cervantes de, esir olarak geldiği İstanbul’da bu caminin yapımında çalışmaya başlamıştı. Mimar Sinan’la buluşması da işte tam olarak bu zamanlarda meydana geldi.
1580 yılında tamamlanan caminin sonununda tam olarak 5 yıllık esir hayatı sürmekte olan Cervantes, nihayet özgür bırakılmıştı.
Hayatının geri kalan 36 yılını özgürce yaşadığı düşünülmesin Cervantes’in. Ömrünün sonlarına doğru yazdığı ve kendi hayatıyla dalga geçtiği meşhur Don Kişot’u da hapishanedeyken yazdı. 1616 yılında ölen yazar, geride iki önemli eser bıraktı: Don Kişot ve Kılıç Ali Paşa Camii’nin duvarları. Akdeniz’de 5 yıl boyunca Osmanlı ile içinde bile olsa bir savaş veren Cervantes’in Don Kişot eserindeki yel değirmenlerinin Türkleri, Don Kişot’un da Avrupalıları temsil ettiği söylenir.