Bu içeriğimizde Türkiye’de tiyatronun gelişimine ilişkin bir çalışma yapacağız. Dönem tiyatrolarının tarihine yönelik özetler sunmaya çalışacağız.

1940’lar Tiyatrosu

1940’dan 50’lere dek toplumsal temaların yine ön planda olduğu, değişimin ekonomik ve kültürel yönleriyle ele alındığı romantik ve ahlakçı bir tutumun egemen olduğu, gerçekçi anlatımlı oyunlar görülür. Önceki dönemden farklı olarak paranın insan yaşamındaki yönlendirici ve ahlak bozucu etkisi gösterilmeye çalışılır. Bu dönemin oyunlarında aksiyon daha çok oyun kişilerinin eylemsizliği, karşıt güçlerle savaşmakta ki yetersizliği ve yenilgisi üzerine kuruludur. “Bu oyunlarda daha önceki dönem oyunlarında tanık olduğumuz, çılgınlıkla sonuçlanan ruhsal bunalımlara, intihar ve cinayetlere rastlanmaz. Acıma duygusu ve dramatik etkiyi, küçük adamın hayal kırıklıkları yaratır. Bu dönem oyunlarına, para hırsının taşlaması ve umutsuzluğun dramı demek uygun olacaktır.

1950’ler Tiyatrosu

1950’lerden sonra tiyatronun eğitici işlevini yanı sıra eğlendirici ve estetik işlevlerini de hesaba katan, bireyin sorunlarına eğilen ve Türk tiyatrosunun köşe taşlarını oluşturan yazarlar yetişmeye başlar. Sabahattin Kudret Aksal, Çetin Altan, Haldun Taner, Orhan Asena, Turgut Özakman gibi yazarlar bu dönemde eser vermeye başlamışlardır. Toplumun kurallarının, değer yargılarının eleştirilmeye başladığı bu dönemde yazar, bir yaratıcı olarak ideolojik araçsallıklardan uzaklaşmakta “seyircinin sempatisini kazanma, duyarlığını okşama isteği, yerini seyircinin eleştiri gücünü bileme” girişimine bırakmaktadır.  Örnek olarak ise Orhan Asena- Tanrılar ve İnsanlar ile Haldun Taner-Günün Adamı oyunlarını verebiliriz.

 

1960’lar Tiyatrosu

60’lar Türk tiyatrosu, toplumsal konuların yanı sıra siyasal konuların da ele alındığı, efsane ve tarihe yönelen, köy gerçekliğinin sahneye taşındığı, oyun kişilerinin karakter boyutu kazanmaya başladığı, insanın psikolojik derinliğinin işlendiği, asıl önemlisi de epik, absürd eğilimleri geleneksel tiyatromuzun özellikleriyle birleştiren pek çok önemli yazarın çok sayıda ürün verdiği bir dönem olur. Bu dönemde daha önceki dönemlerde oyun yazmaya başlamış olan Haldun Taner, Aziz Nesin, Necati Cumalı, Turgut Özakman, Refik Erduran gibi yazarlar ürün vermeyi sürdürürken, Güngör Dilmen, Adalet Ağaoğlu, Güner  Sümer, Turan Oflazoğlu gibi oyun yazarları da eser vermeye başlamıştır. İster dış aksiyona ister iç aksiyona ağırlık versin, ister kentte yaşayan ve değişen değerlerden daha çok etkilenen bireylerin, ister köyün töreleri içinde sıkışıp kalmış insanların hikayeleri anlatılsın, bu oyunların büyük çoğunluğunun benzetmeci tarzda, klasik dram kalıpları içinde geliştiği görülür. Bu yıllarda sayıları artan iki kişilik oyunlar, karşıtlıkları kişilerde belirginleştirme ve ruhsal dünyaların değişkenliğini oyunun hareketine aktarma açısından iç aksiyonu ortaya çıkarmak için uygun bir yapı olur. Bireyin yaşadığı değişim ve sorunlar, uzun konuşmalar aracılığıyla inandırıcı bir şekilde işlenir.  Aziz Nesin –Tut Elimden Rovni ve Melih Cevdet Mikado’nun Çöpleri iki kişilik oyunlar kategorisinde örnek verebileceğimiz oyunlardır.

Aydınların ve yazarların yüzünü halka döndükleri, halkın gerçek sorunlarını dile getirmeye çalıştıkları bu yıllarda köy insanının sorunlarını anlatan oyunlar da nitelik ve nicelik açısından artış gösterir. Daha önceki yıllarda da köyde geçen, kahramanları köylüler olan oyunlar yazılmış ancak bunlar gerçekleri yansıtan bir olay dizisine ve kişileştirmeye oturtulamamış, daha çok yazarın düşüncesini işlemesinde bir araç olmuşlardır.

1970’ler Tiyatrosu

60lı yıllarda başlayan siyasal ve toplumsal eleştiri 70’lerde de kendini gösterir. 70’li yılların siyasal ortamı ve işçi bilinçlenmesi oyunlarda konu edilir. Adalet Ağaoğlu’nun 1971’de yazdığı “Kendini Yazan Şarkı” adlı oyununda 71 Muhtırası sonrası öğrenci ve aydın çevrelerinin üzerinde yaratılan baskı ortamından yola çıkılarak devrimciler ile adlarına devrimi gerçekleştirmek istedikleri halk arasındaki kopukluk anlatılır. 70’li yıllarda yoğunluk kazanan bir başka tür de tarihsel ve mitolojik malzemeyi temel alan oyunlardır. Orhan Asena “Ölü Kentin Nabzı” vb. oyunlarıyla Türkiye’de yaşanan süreçlere çok benzeyen bir başka ülkenin gerçeklerini ele alırken, Güngör Dilmen Midas’ın Kulakları oyunuyla mitolojik malzemeye yönelmiştir.

1980’ler Tiyatrosu

1980 sonrası oyun yazarlığında, tarihsel ve mitolojik malzemelerden yararlanan oyunlar, Osmanlı tarihine kadar olmasa da, yakın tarihimize de yönelirken kentteki kültürel değişimin ailede yarattığı sorunlar, ekonomik sorunların kültürel yozlaşmaya neden olması, bireylerin ruhsal açmazları gibi konular ele alınmaya devam etmiştir. Köy okullarının kesildiği bu dönemde, aydın çevrenin sorunlarının daha çok işlendiği görülür. Ayşegül Yüksel, bu yıllarda oyun yazarlığının hem nitelik hem nicelik açısından durgunluk yaşadığını, bunda düşünce ve üretimin üzerindeki baskı ortamı kadar oto-sansürün de etkili olduğunu vurgular ve dönem oyunlarını “içe dönük soyutlamayı uç boyutlara götüren, görsel-işitsel zenginlikten yoksun, tiyatroda yeni bir atılıma ışık yakmayan oyunlar” olarak niteler. Dönem yazarlarının genellikle aydının ruhsal sorgulamasına ya da ona kendini sorgulatacak kişilerle kimi zaman rastlantısal bir araya getirildiği “durum” oyunlarına yöneldikleri görülür. Özellikle aydının toplumsal değişim içinde yaşadığı sorunları ele alan oyunlarda eylemin ilerlemediği, ama bu kez bunun bilinçli bir seçimin ürünü olduğu görülür. Eylemin yoksunluğu, dramatik kurgunun eksikliğinden ya da kişileştirmenin boyutsuzluğundan değil, tam tersine dramatik olanın insanın çevresinde akıp giden yaşama müdahale edemeyişinden kaynaklanır. 12 Eylül sonrasının değerlerin ayaklar altına alındığı, inançla ve toplumsal sorumlulukla yapılan atılımların anlamını yitirdiği ortamın insanları ve bu ortamın eylemsizliğidir söz konusu olan.

Kaynak: Türk Tiyatrosunun Antropolojisi- Aslıhan ÜNLÜ

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here