“Gerçek yolculuk aynı gözlerle yüz değişik ülkeyi dolaşmak değil, aynı ülkeyi yüz değişik gözle görebilmektir.” -Marcel Prosut

Amerikalı bağımsız film yönetmeni Jim Jarmusch‘un ilk uzun metrajlı filmi olan ve herkese ‘film çekebilirim’ hissiyatını veren, 1984 yapımı özel bir deneyimdir Stranger Than Paradise. Bu filmi izlemek, bir film yapmanın ne kadar da mümkün olduğunu sezdirir insana; ancak işin içine atıldığınızda karşılaştığınız hiçlik diğer tüm hiçliklerden daha derin ve daha karanlıktır çünkü onunla yüz yüze geldiğinizde aynı anda bütün mümkünlerin kıyısındasınızdır. Tıpkı WillieEva ve Eddie gibi.

Willie, New York’a yerleştikten sonra Macarlığını yadırgayan, ırkın ve Budapeşte’nin ona verdiklerini itmeye çalışan, kaybolmuş bir karakterdir. Özünden uzaklaşmaya öyle takmıştır ki, gerçek adı olan Bola‘yı kullanmamakta ve asla Macarca konuşmamaktadır. Eva’nın geleceğini haber veren halası Lotte‘yi, sırf Macarca konuştuğu için azarlamaktadır. Eva ise, Budapeşte’yi geride bırakarak yeni dünyaya adım atan bir karakterdir. Avrupalılarca, daha sonradan keşfedildiği için ‘Yeni Dünya’ diye adlandırılan Amerika Kıtası, zamanla ekonomik gelişmişliğini de bu anlama eklemiştir. Orası her hâlükârda yeni bir yaşamdır artık.

Willie’nin aylak yalnızlığının ortasında bir çiçek gibi biten Eva için, ilk zamanlar her şey farklıdır. Tv yemeği, Amerikan futbolu vs. Bu alışkanlıkları ve farklılıkları aptalca bulan Eva’nın hepsine alışması ise uzun sürmeyecektir. Dostoyevski’nin de dediği gibi, ”İnsan her şeye alışır.”. Eva da, bu farkılılıklar dünyasının aslında o kadar da ilginç olmadığını çok zaman geçmeden kavrayacaktır. İnsanın bir sünger gibi yaşadığı alanın özelliklerini emmesi ve sonunda ondan sıkılması en temel varoluş problemlerinden biridir. Tüm tanımların ötesinde insanı tanımlayacak olursak; insan sıkılan bir varlıktır demek yanlış olmayacaktır. Yaşamın her anını; bu sıkıntıyı bastırmak, sonucunda da mutlu olmak için yaşarız. Bunu sağlamak adına hiç gitmediğimiz yerlerin güzelliğinden ve bir gün oraya gittiğimizde mutlu olacağımızın düşünü kurarız. Yani Eva ve Willie, hepimizin yüreğinden bir parçadır. Filmin o nahif ve sımsıcak atmosferini sağlayan en önemli parça da bana kalırsa kendi sıkıntımızı onlarda görebilmemiz.

Eva, Willi’nin arkadaşı Eddie ile tanıştığında on gün sonra Cleveland’a gideceğinden bahseder. Eddie, Clevland’taki gölün güzellğini anlatır Eva’ya. Ancak daha önce hiç Clevland’a gitmemiştir. Mutsuz olduğu yerden başka her yer güzeldir Eddie için. Hapsolduğu New York, artık sıkıntısına iyi gelmemektedir.

Eva gittikten sonra, hayatlarını kumar ile kazanmaya çalışan Willie ve Eddie büyük bir vurgun yapıp hatrı sayılır bir para kazanırlar. Aradan geçen bir senede, yanına gelmesini hiç istemediği Eva’yı özleyen Willie, Eva’nın yanına gitmek için Eddie’yi de peşine takar. Willie, ilk anlarda ona yük gibi gelen Eva’yı neden özler? Eva, bir suyun akış hızını değiştiren yağmurdu onun için. Willie, serseriliği bile monotonluğa dönüşen biriyken ve yalnızlıkla baş etmeye çalışan kuruyan bir dalken, Eva ona yeniden can suyu vermiştir ve tekrar yeşermek adına Eva’nın peşine gider. Aslında hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilerek.

Ceplerinde paraları da olan iki kafadar, hevesle yola çıktıklarında Cleveland’da onları bekleyen harika şeyler olduğunu düşünür. Burada Beckett‘in absürdizmini görmek mümkündür. Hiçbir şeyin farklı olmayacağını bildiği halde yine de yapmayı seçen iki karakter aklımıza Godot’yu Beklerken adlı oyundaki Vladimir ve Estergon’u getirir. Vladimir ve Estergon, gelmeyeceklerini bildiği biri veya bir şey olan Godot’yu usanmadan bekler. Bekleme hâli, hiç değilse yapacak bir şey anlamına gelmektedir. Çünkü Godot’nun gelmesi, her şeyi mümkün kılacak, beklemeyi sona erdirecektir fakat her gün bir hiçlik ile yüz yüze gelirler; mümkünlerin kıyısındaki hiçlikle. Willie ile Eddie de bu mümkünün peşine giderler, umutla beraber.

Cleveland’a vardıklarında Eva’yı bir hot-dog dükkanında çalışırken bulurlar. Filmin henüz başında Tv yemeğindeki etin, ete benzemediğini söyleyen Eva, Amerika’daki yaşamı kabullenmiş ve bu ete benzemeyen şeyi satan birine dönüşmüştür. Burada tanıştığı Billy ile yaşadığı ilişki ise Albert Camus‘nun Yabancı adlı kitabında Mersault ile Marie‘nin ilişkisine çok benzer. Mersault, Marie’yi sevmediğini sanmakta olsa da onunla sevgilidir ve yaşayacakları hiçbir şey diğerinden farklı değildir. Evlenmek ya da ayrılmak Mersault için aynıdır. Eva için de Billy ile film izleyip izlememek, onun tarafından önemsenip önemsenmemek önemli değildir. Billy iyi biridir ve Eva’nın sıkıntısını geçirmesi için Cleveland’ta bulduğu bir ‘meşgaledir.’ Zihinsel özgürlüğü arayan bir karakter için önemli olan, onu bağlarından koparacak ve deyim yerindeyse cennete kavuşaracak olan bir kişi yahut bir şey ile karşılaşmaktır. Ancak Billy, Cleveland’ın sıkıcılığından nasibini almış, Eva’yı heyecanlandıramayacak biridir. Dolayısıyla onun da diğer tüm sıradanlıklardan bir farkı yoktur.

Eddie’nin Eva’ya anlattığı gölün kıyısına geldiklerinde ise buz tutan, kardan başka bir şeyin gözükmediği bir manzarayla karşılaşırlar. Eddie, Willie’ye Cleveland, Budapeşte’ye benziyor der. Hiç gitmemiş olsa da… Gidilen her yer aynıdır. Dünyada cenneti arayan insan, onu bulamadıkça, her yeri aynı görme eğilimindedir. İnsanın sıkılmayacağı vaat edilen tek yer cennettir. Fakat belki de cennet kavramına yeniden göz atmak gerekir. Belki de gerçek cennet, Proust’un dediği gibi, yitirdiğimiz cennetlerdir.

Cleveland’tan da sıkılan karakterler bu kez, herkesin cennet diye adlandırdığı Florida’ya gitmeye karar verir; üstelik büyük bir hevesle. Oraya vardıklarında da, cennetin sıradanlığa fırlatılmış bir ok olduğunun farkına varırlar. Nereye giderlerse gitsinler kendilerinden kaçamamışlardır.

İnsanın kendinden kaçamaması, onun yaratılıştan beri yüreğinde taşıdığı trajik öyküsüdür. İlkel zamanlardan bu yana yolculuk kişiyi ne kadar değiştirse de, içinde mutlaka yosun tutan bir ukde vardır. Modern zaman ile birlikte bu yosun, zehirli bir sarmaşığa evrilerek, zihnin huzura açılan tüm kapılarını sarmış ve insanı bir çıkışsızlığa itmiştir. Bu çıkışsızlık içinde insan artık, kapalı bir pencereden çıkmaya çalıştıkça görünmez bir engele vuran, odaları dolaşıp yeni bir pencere bulunca yeniden aynı özden gelen engelle çarpışan başıboş bir sineğe dönüşmüştür. Jim Jarmusch, ondan önce gelen yazarların fitillediği fikrin ateşinin harını alıp bir kibrit çöpünün başındaki aleve indirgeyerek, tüm bunları bir buçuk saat içinde anlatmayı başararak büyük bir başarıya imza atmıştır.

Yönetmen, alt metini bu kadar kuvvetli ve direkt olarak insanın yaratılıştan beri süregelen macerasına eşlik eden bu hissi ve soyut tekdüzeliği, neredeyse hiç hareket etmeyen bir kamera ve siyah beyaz renk seçimiyle tek boyutta göstererek sinema tarihinin en göze batan ‘sahneye çıkışlarından’ birini sergilemiştir.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here