Tarihimizin en ünlü simalarından birisi olan Hürrem Sultan; hırsı, zekası, gücü ve hünkarına duyduğu büyük aşkı ile dikkatleri üzerine çekiyor. O, köle bir kız olarak getirildiği Osmanlı sarayına kısa süre içerisinde hükmedecek ve belki de aldığı kararlarla bir devletin geleceğine yön verecekti. Gelin, bu enteresan Sultan’ın hayat hikayesini hep birlikte inceleyelim.

Hürrem Sultan’ın gerçek adı tam olarak bilinmemekle beraber Avrupa kaynaklarında kendisinden Rossa ve Roxolena olarak bahsediliyor. Rivayete göre 1504 yılında Ukrayna’da dünyaya geldi. 15 yaşında olduğu sırada Kırım Türkleri tarafından esir edilerek Osmanlı Sarayı’na sunuldu. Kızıl saçlı, yeşil gözlü ve beyaz tenli olan bu genç kızın; akranlarından çok farklı bir vücudu veya muhteşem bir yüz güzelliği bulunmuyordu. Ancak zekası ve hoş sohbeti ile diğer kızlardan ayrılacak, Kanuni Sultan Süleyman’ın kalbini samimi sözleri ile fethedecekti.

Sürekli neşeli olduğu için kendisine güler yüzlü anlamına gelen “Hürrem” ismi uygun görüldü. Saraya girer girmez; Kuran-ı Kerim, Türkçe, dikiş-nakış, hanendelik, sazendelik, hikaye anlatma sanatı ve Türk örf adetlerini öğrendi. Söylenilen her şeyi kusursuz bir şekilde yerine getiriyordu. Çünkü Kanuni’ye giden yol annesinden geçiyor, Valide Sultan seçmediği sürece padişahın cariyeleri görmesine izin verilmiyordu. Bu nedenle öncelikle Harem’in hakimi olan Valide Ayşe Hafsa Sultan’ın dikkatini çekmeyi başardı. Zamanla hünkarın en çok değer verdiği gözdesi ve bir numaralı Hasekisi (çocuk doğuran sultan) konumuna yükseldi. Kanuni ona delicesine aşıktı artık. Hürrem de padişaha gönülden gelen temiz bir sevgiyle bağlıydı. (Aralarındaki aşkın ne denli büyük olduğunu görmek istiyorsanız buraya göz atabilirsiniz.)

Kanuni Sultan Süleyman

Kanuni, ilk çocuğu Mustafa’nın annesi olan Mahidevran Sultan’ı adeta bir kenara atarak yok sayıyordu. Gözü Hürrem’den başkasını görmüyordu neredeyse. Hürrem’in kısa aralıklarla 4 şehzade (Mehmet, Selim, Bayezid, Cihangir) doğurmasının da bunda büyük bir etkisi vardı tabii ki. Genç kadının sevdiği adamdan aldığı güç, oğullarıyla beraber tam anlamıyla ikiye katlanmıştı. Valide Ayşe Hafsa Sultan öldükten sonra ise en tepeye çıkarak Harem’deki bütün gücü eline aldı. Artık Osmanlı sarayını dolaylı yollardan değil, doğrudan doğruya o yönetiyordu.

Hakimiyete ulaşır ulaşmaz Kanuni’ye, Mahidevran’ın kendisine hakaret ettiğini söyleyerek onun şehzade Mustafa’nın sancak beyliği yaptığı Manisa’ya gönderilmesini sağladı. Ardından son şehzadesi Cihangir doğduğunda en vurucu hamlesini yaptı ve Kanuni ile geleneklere aykırı bir şekilde resmi nikah yoluyla evlendi. Osmanlı padişahları, kadın sultanların akrabalarının tahtta hak iddia etmesine engel olmak ve olası bir esirlik durumunda padişahın karısına zarar verilmesinin önüne geçmek amacıyla resmi nikah kıymıyorlardı cariyelerine. İşte Hürrem Sultan bu kuralı da yıkarak dünyanın en güçlü imparatorluğunun iki numaralı ismi haline gelmeyi başardı. Ayrıca devlet işlerine de karışacak, Osmanlı’nın uzun yıllar canını sıkan “Kadınlar Saltanatı”nın başlamasına sebep olacaktı.

Hürrem’in oğulları hızla büyüyor, Kanuni’den sonra tahta kimin çıkacağına dair dedikodular etrafta sıklıkla dolaşıyordu. Özellikle yeniçerilerin Şehzade Mustafa’ya verdiği amansız destekten fazlasıyla rahatsızdı Hürrem. Çünkü teamüller gereği Mustafa tahta çıktığında onun oğullarını öldürebilirdi. Hem bir anne olarak evlat acısını tatmak istemiyor, hem de haremdeki gücünü kaybetmeyi göze alamıyordu. Mustafa; yiğit, savaşçı, akıllı ve son derece merhamet sahibi bir insan olduğu için Osmanlı tahtına en çok yakışan padişah adayı idi. Ama bu noktada Hürrem devletin değil kendi çocuklarının geleceğini düşünüyordu. Bu nedenle bedeli her ne olursa olsun Mustafa ortadan kaldırılmalıydı. O, bu planları yaparken ne yazık ki en büyük şehzadesi Mehmet hastalanarak hayatını kaybedecekti. Çok güvendiği şehzadesinin elinden kayıp gitmesi mahvetmişti Hürrem Sultan’ı. Fakat bir an önce toparlanmak, ayağa kalkmak zorundaydı.

İlk hedefi, taht için Mahidevran’ın oğlu Mustafa’ya açıktan destek veren veziriazam Pargalı İbrahim Paşa‘yı bertaraf etmekti. Onun aleyhinde faaliyetler yürütüyor, bir yandan da güçlü devlet adamlarının desteğini alıyordu. Ancak Hürrem’in büyük bir hamle yapmasına gerek kalmadan kendi ipini kendi çekecekti Pargalı. Çıktığı seferlerde padişah gibi davranması ve belgelerde adını “Sultan” olarak yazdırması nedeniyle Kanuni tarafından 1536 yılında idam ettirildi. Böylece Hürrem’in yolundaki en büyük engel de ortadan kalkmış oldu. Kızı Mihrimah’ın eşi Rüstem Paşa’yı veziriazamlığa getirip Mustafa’yı ölüme sürükleyen entrikalar serisini başlattı.

Pargalı İbrahim Paşa

Rüstem Paşa, Şehzade Mustafa’nın mührünün aynısı yaptırarak Osmanlı’nın en büyük düşmanı olan İran Şah’ı Tahmasb’a bir mektup yazdı. Mektupta Kanuni’nin yaşlandığı, yönetimden azledilmesi gerektiği söyleniyordu. Paşa bu mektuba Tahmasb’ın cevabını da ekleyerek Kanuni’nin önüne getirdi. Böylece ilmek ilmek işlenen bir plan sonucunda padişah, Mustafa’nın yakın bir zamanda devlete isyan edeceğine inandırıldı. 1553 yılında Osmanlı ordusunun İran seferi sırasında konakladığı Konya’ya çağrıldı şehzade Mustafa. Dedikodu ve iftiralardan haberdar olduğu için babasına karşı kendisini aklamak istiyordu. Bu nedenle etrafındakilerin bütün itirazlarına rağmen beyaz bir kaftan giyerek yola çıktı ve ne yazık ki padişahla karşılaşıp tek bir kelime dahi edemeden otağda boğduruldu.

Şehzade Mustafa

Olay halk arasında büyük bir infiale neden oldu. Herkes Mustafa’nın suçsuz yere katledildiğine inanıyor ve arkasından gözyaşı dökerek acı dolu ağıtlar yakıyordu. Ayrıca abisine düşkün olan Şehzade Cihangir de bu ölümden çok etkilenecek ve sefer sırasında hastalanarak Halep’te vefat edecekti. Hürrem masum bir canın katline sebep olurken kendi evladının acısını da aynı anda yaşıyordu işte. Artık şehzade olarak sadece Selim ve Bayezid kalmıştı elinde.

Pek çok bedel ödeyerek hedeflerine kısmen ulaştıktan sonra oğullarının padişah olduğunu göremeden, 18 Nisan 1558’de İstanbul’da hayatını kaybetti. Eşinin ölümüyle kahrolan Kanuni Sultan Süleyman ise İran’daki bir şehrin adını değiştirerek Hürremabad yaptı. Günümüzde bu şehrin adı hala aynıdır.

Yazımızı noktalarken, Hürrem’in son derece yardımsever bir kişilik olduğunu da belirtmemiz gerekiyor. Kendisi Mimar Sinan’a “Haseki Külliyesi”ni yaptırarak içine medrese, hamam ve hastane koydurmuş; ayrıca Ayasofya Camii’nin yanına fakir insanların karnını doyurmak için bir aşevi yaptırmıştır. Bütün bunların yanı sıra; Bağdat, Şam, Edirne, Mekke, Kudüs ve Konya’da kendi adına eserler inşa ettirerek vakıflar kurdurmuş ve paralarını da bizzat şahsına verilen ödenekten karşılamıştır.

Kaynak: Veysel Dikme, “Hürrem Sultan”,
Abide Doğan, “Romen, Sırp ve Türk Romanında Hürrem Sultan”,
Tayyib Gökbilgin, “Hurramiya”

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here