Luis Bunuel’in başyapıtı sayılan, kendisinin hem yazıp hem yönettiği, 1972 yılında Oscar’a layık görülen bu sürrealist film üzerine biraz konuşacağız.

Luis Bunuel, ustası Andre Breton’dan öğrendiklerini ki kendisi sürrealizmin kurucusudur, yansıtır bu filmde. Filmde salon insanlarının sürrealist durumlarını, kara mizaha başvurarak anlatır. Burjuvaziyi ise yine kara mizah yoluyla kesin bir dille eleştirir.

Film, 3 seçkin ailenin bir türlü yemek yiyememesi üzerinden başlar. Yemek yiyemezler ve böylece birbirlerine o çok şık olan yemek takımlarını gösteremezler. Makam ve mevki, onlar için kendi hayatlarından bile daha önemlidir. Parayla her şeye sahip olabileceklerini düşünürler. O kadar gözleri kör olmuştur ki bu burjuvaziden, söyledikleri ve yaptıklarıyla ne kadar komik durumlara düştüklerini bir türlü göremezler.

Film ilerledikçe çok ilginç olaylara şahit oluruz. Bunlardan bir tanesi, filmin içinde yaşanan diplomatik konuşmalardır. Bu diplomatik konuşmalar yaşanırken etraftan çeşitli gürültüler yükselir. Aslında konuşulanı karşıdaki seçkin insan anlamaz. Fakat biz insanlar iletişimsizliğe ve birbirimizi dinlemeden kendi kafamıza göre işlerimizi yapmaya o kadar alışmışızdır ki, karşımızdakini duymuşuz duymamışız bunun bir önemi yoktur. Makam ve mevki sahibi insan yine kendi bildiğini okumaya devam eder.

Filmde belli aralıklarla bize gösterilen bir sahne vardır. Burjuvaziyi temsil eden bu 3 aile, etrafı çimenlik kaplı asfalt bir yolda yürür. Buradaki mesaj derindir; burjuvaziyi temsil eden bu küçük grup öylesine amaçsız ve hedefsiz yürürler ki, arkalarında bırakabilecekleri en ufak bir dahi yoktur.

Bir sahnede ise bu 3 seçkin aile, çeşitli olaylar çerçevesinde kendilerini yemek yerken bir tiyatro sahnesinde bulurlar. Fakat sahnedeyken ne söyleyeceklerini ve ne yapacaklarını bilemezler. Çünkü bulundukları mevki ile alakaları o kadar yoktur ki, hep bir ikilem içinde yaşarlar. Ve yine bir yemek masasında askerlerin bir darbe olmuşçasına eve dalması, sürekli hindi servisi yapan kadına askerlerin selam vermesi burjuvazi ve askeriyenin nasıl iç içe geçtiğinin kanıtıdır.

Son olarak filmin tesadüflerle dolu olmasının altında da yine bir tesadüf yatar. Luis Bunuel ve senarist Jean-Claude Carriere, “tekrarlar” üzerine bir film yapmak isterler ve işe koyulurlar. Film şöyle başlar: Gecenin karanlığında yürüyen bir adam, bir evin bahçesinin duvarından atlar ve evin penceresinden içeriye girer. Üst kata çıkar ve orada bulunan yargıcı öldürür, tekrar pencereden aşağıya atlar ve oradan uzaklaşır. Aradan biraz zaman geçtikten sonra polisler suçluyu yakalar ve olayı tekrar canlandırmak üzere suçluyu olay yerine götürürler. Suçlu, o gece ne yaptıysa aynısını yapar; tekrar pencereden içeriye girer, yargıç kabul edilen birini öldürür gibi yapar ve polislerin gözü önünde tekrardan -ve gerçekten- kaçar.

Bu fikir hem Luis Bunuel hem de Jean-Claude Carriere için çok güzeldir. Fakat sahneyi çekmeye başladıklarında, 2-3 tekrardan öteye gidemez. Bunun üzerine Luis ve Jean-Claude, yapımcıları Serge Silberman’e giderler. Yapımcı, para kaybedeceği için üzgündür ve çareyi içmekte bulur. İçerken bir anda anlatmaya başlar: “Geçen gün, iki Brezilyalı arkadaşımı bize yemeğe davet ettim fakat eşime haber vermeyi unuttum, zaten o gün için de başka yemek sözüm varmış. O akşam ben yemeğe gittim. Ve iki Brezilyalı arkadaşım, eşim evde geceliklerle otururken çat kapı çıkıp gelmişler.’’ Anlattığı sırada Luis Bunuel ve Jean-Claude Carriere birbirlerine bakıp gülmeye başlarlar. Yapımcı anlattıklarını bitirmeden, ikisinin kafasında film bitmiştir bile. Ve böylece Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği tam 5 farklı senaryo ile ortaya çıkar.

Diyeceğim şu ki, kendiniz olun. Para, makam, mevki uğruna olduğunuz kişiden vazgeçmeyin. Ve komik duruma düşmeyin. Bir yolda yürüyorsanız eğer, arkanızdan sizden sonra geleceklere ufak da olsa bir iz bırakın.