Daha önceki yazılarımızda zaman zaman sarayların ihtişamından, ihtişamlarının ardındaki güçlü yaşanmışlıklarından söz etmiştik. Toplumların tarihlerinin, yöneten ve yönetilenlerin ilişkileri üzerinden kurulu bir sistem içinde geliştiği varsayıldığında yönetenlerin bulunduğu mekanlar da toplumsal düzenin birer göstergesi olmuşlardır. Osmanlı Devleti de kendi yönetim sistemini ifade eden, esas itibariyle 7 büyük saray inşa ettirmiştir. Başta bu 7 büyük saray tarihe tanıklık etmeleriyle kalmamış, günümüzde de gönlümüzde taht kurmayı başarmıştır.

Ancak, Dolmabahçe Sarayı öyle bir saray ki, boğazın en zarif yapısı diyebiliriz. Bir o kadar da hassasiyetimiz, onun ihtişamının yanı sıra bizlere hissettirdiği duygular çok yoğundur. Vatanını, bayrağını, Atasını seven insanlar için kimi zaman bu sarayın ismini duymak hüzünlenmek için yeterlidir. Gelin bu yazımızda, gönlümüzün sultanı zarif ama bir o kadar da hüzünlü Dolmabahçe Sarayı’na doğru bir yolculuğa çıkalım.

Sarayın bulunduğu yöre, 17. yüzyıla kadar Boğaziçi’nin koylarından biriydi. Bu bölgenin, Altın Post‘u aramaya çıkan Argonotlar‘ın efsanevi gemisi Argos’un demirlediği, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi sırasında Haliç’e indirmek üzere gemilerini karaya çıkardığı yer olduğu ileri sürülür.
Osmanlılar Döneminde kaptan paşaların donanmayı demirledikleri, geleneksel denizcilik törenlerinin yapılageldiği doğal bir liman görünümünde olan bu koy, 17. yüzyıldan başlayarak dönem dönem doldurulmuş ve Dolmabahçe adıyla padişahların Boğaziçi’ndeki has bahçelerinden biri konumuna getirilmiştir.

Tarihsel süreç içinde çeşitli padişahlar tarafından yaptırılan köşk ve kasırlarla süslenen Dolmabahçe; zamanla “Beşiktaş Sahil Sarayı” adıyla anılan bir saray görünümü kazanmıştır. Beşiktaş Sahil Sarayı, Sultan Abdülmecid Döneminde (1839-1861) ahşap ve kullanışsız olduğu gerekçesiyle 1843 yılından başlayarak yıktırılmış ve aynı yerde günümüze dek gelen Dolmabahçe Sarayı’nın temelleri atılmıştır.

Dönemin önde gelen Osmanlı mimarları Karabet ve Nikogos Balyan tarafından yapılan sarayın ana yapısı; Mabeyn-i Hümâyûn (Selâmlık), Muayede Salonu (Tören Salonu) ve Harem-i Hümâyûn adlarını taşıyan üç bölümden oluşur. Mabeyn-i Hümâyûn; devletin yönetim işleri, Harem-i Hümâyûn; padişah ve ailesinin özel yaşamı, bu iki bölümün arasında yer alan Muayede Salonu ise; padişahın devlet ileri gelenleriyle bayramlaşması ve kimi önemli devlet törenleri için ayrılmıştır.

Tüm yapı, bodrumla birlikte üç katlıdır. Biçimde, ayrıntılarda ve süslemelerde gözlenen belirgin batı etkilerine karşılık bu saray, bu etkilerin Osmanlı ustalarca yorumlanmış bir uygulamasıdır. Öte yandan, gerek kuruluş gerekse oda ve salon ilişkileri açısından geleneksel Türk evi plan tipinin çok büyük boyutlarda uygulandığı bir yapı bütünüdür. Beden duvarları taştan, iç duvarları tuğladan, döşemeleri ahşaptan yapılmıştır. Çağın teknolojisine açık olan saraya, 1910-12 yıllarında elektrik ve kalorifer sistemi eklenmiştir. 45.000 m2’lik kullanılır döşeme alanı, 285 odası, 46 salonu, 6 hamamı ve 68 tuvaleti bulunmaktadır.

Dolmabahçe Sarayı’nın yaklaşık üçte ikisini oluşturan Harem Bölümü’ne, Mabeyn ve Muayede Salonu’ndan geleneksel ayrımı vurgulayan demir ve ahşap kapılarla kesilmiş koridorlarla geçilmektedir. Bu bölümde Boğaziçi’nin yansımalarıyla aydınlanan salonlar, sofalar boyunca padişahların, padişah eşlerinin, çeşitli görevleri olan kadınların, şehzade ve sultanların yatak odaları, çalışma ve dinlenme odaları sıralanmaktadır. Valide Sultan Dairesi, Mavi ve Pembe Salonlar, Abdülmecid, Abdülaziz ve Reşad tarafından kullanılan odalar, Cariyeler Bölümü, Kadıefendi odaları, Atatürk’ün çalışma ve yatak odası, sayısız değerli eşya, halı, levha, vazo, avize, tablo gibi sanat yapıtları Harem’in ilginç ve etkileyici parçalarını oluşturmaktadır.

1927 yılına kadar İstanbul’a hiç uğramayan ulu önder Atatürk, geldiğinde Dolmabahçe Sarayı’nı Cumhurbaşkanlığı makamı olarak kullandı. Atatürk’ün Saray’daki hayatı, buradaki önemli toplantıları, İstanbul’daki hayatının fazla bilinmeyen yönleri, TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı’nın yayımladığı “Cumhurbaşkanlığı Makamı Olarak Dolmabahçe Sarayı ve Atatürk” adlı kitapta, bazı anekdotlar ve fotoğraflarla anlatılıyor. Kitapta, Atatürk’e ilişkin çok duyulmamış bilgilerin yanı sıra, yapılan harcamalar, düzenlemeler, yemek davetlerine ilişkin hazırlıklara dair belgeler de bulunmaktadır.

Atatürk’ün Cumhurbaşkanı sıfatıyla ikamet amacıyla hep Dolmabahçe Sarayı’nı tercih etmesi, şüphesiz sarayın tarihimizde üstlendiği hakim rol sebebiyledir. Asırlar boyunca devletin siyasetini belirleyen saray, iktidarın ve yönetimde söz sahibi oluşun simgesi ve en üst düzeydeki kararların alındığı bir merkez olarak anılmış, tarihin akışı içinde üstlendiği bu işlev nedeniyle, millet hafızasında daima hakimiyetin sembolü olmuştur. Büyük ihtimalle Atatürk’ün Sarayı ikametgah olarak seçmesinin arka planında da bu düşünce yatmaktadır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün İstanbul’u son ziyareti 27 Mayıs 1938 günü başlamış, ziyaretinin ilk aylarında Savarona yatında kalmış ve çalışmalarını burada sürdürmüş, hastalığının ilerlemesi üzerine 24 Temmuz 1938’de Dolmabahçe Saray’ına geçmiştir. 5 Eylül 1938’de vasiyetnamesini yazdıran Atatürk, 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Saray’ında sadece bedenen aramızdan ayrılmıştır.

Atatürk’ün naaşı bir katafalka konularak 16-18 Kasım tarihleri arasında Muayede Salonu’nu ziyarete açık tutulmuş, cenaze namazı ise 19 Kasım 1938 günü, Prof. Dr. Şerafettin Yalkaya tarafında yine bu salonda kıldırılmıştır. Namazı müteakip naaşı, top arabasıyla Saray’dan alınmış, önce Sarayburnu rıhtımına, buradan Zafer torpidosu aracılığıyla Yavuz Kruvazörü’ne nakledilmiştir. Atatürk’ün naaşı bu gemi ile İzmit’e götürülmüş, yine Zafer Torpidosu’na konularak karaya çıkarılmıştır. Naaş saat 20.30’da özel trenle Ankara’ya gönderilmiştir.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here