“İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız.”

Gerek biyografileriyle gerek okuyucuya resmen içinde yaşıyormuş havası veren öyküleriyle dünya edebiyatında unutulmayacak başarılı yazarlardan birisi de Zweig. Hayatı binbir zorlukla geçen bu hümanist dehanın hayatına yakından bakalım:

Stefan Zweig, 28 Kasım 1881’de Viyana’da doğdu. 18 yaşına geldiğinde, Viyana Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Bilimleri Fakültesi’ne girdi. Yüksek öğrenimini burada yaptı. Zweig ilk şiirlerini 1901’de “Gümüş Teller” adıyla yayınladı. Bu epik eser, onun şuan sahip olduğu şöhreti kazanmasında önemli bir basamak oldu.

1902’de “Yeni Özgür Basın Gazetesi”nde, uzun yıllar devam edecek bir işe başladı. Theodor Herzl ile buradayken tanıştı ve dost oldu. Aynı yıl, Paul Verlaine ve Baudelarie’in şiirlerini Almanca’ya tercüme etti. Aynı yılın yaz mevsiminde yaptığı Belçika seyahatinde Emile Verhaeren ile tanıştı ve 1904’e gelindiğinde, Verhaeren’in şiirlerini tercüme etti. Yine aynı dönemde, “Hipolyte Taine’in Felsefesi” başlıklı doktora tezini vererek, yüksek öğrenimini tamamladı.

1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benares, Rangun ve Kuzey Hindistan’ı gezdi. Bunu, 1911’deki Newyork, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko’yu kapsayan Amerika Seyahati izledi.1914 yılında Belçika’ya Emile Verhaeren’in yanına gitti. 1. Dünya savaşı, Stefan Zweig Belçika’dayken patlak verince, Viyana’ya döndü. Savaş Bakanlığı, Zweig’i “Savaş Arşivine” memur olarak tayin etti. Bu görevi sırasında “Yabancı Ülkelerdeki Dostlara Açık Mektup”u yazdı ve yayımladı. Zweig hümanist yanıyla tanınan bir yazardı. Savaşın fikrine dahi her zaman karşı olduğunu aşağıdaki satırlardan anlayabiliriz:

“Övünülecek bir görev olmadığını açıklayayım; ama böyle bir iş, Rus köylüsünün bağırsaklarını süngüyle delmekten daha uygundu bana.”

Zweig, 1917-1918 yıllarında Herman Hesse, Fritz von Uruh, James Joyce, Ferrucio Busoni ve Anette Kolb gibi ünlü yazarlar ile görüştü.1920 yılına gelindiğinde, Frederike von Winternit ile Viyana’da evlendi. 1927’de Almanya’nın Münih şehrinde “Duygu Karmaşası”, ” Yıldızın Parladığı Anlar” ve ” Tarihsel Baş Minyatür” adlı kitapları yayımlandı. Yine 1927’nin 20 şubat gününde “Rilke’ye Veda” başlıklı konuşmasını yaptı. Bir yıl sonra ise, ünlü yazar Kont Leo Tolstoy’un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları’na katılmak üzere Sovyetler Birliği’ne gitti. 1931’deki seyahati Fransa’ya oldu. Cap d’Antibes’te Joseph Roth ile buluştu.

Stefan Zweig-Frederike Von Winternit

Tarihler 1933’ü gösterirken Naziler, Yahudi yazarların yazmış olduğu eserleri yakmaya başladılar. Bu eserler arasında Zweig’ın eserleri de yer alıyordu. 1934 yılında, Nazilerle Stefan Zweig arasındaki çatışmalar doruk noktasına ulaşınca, Zweig’dan savunma istendi ve hemen arkasından, Zweig’ın Kapuzinerberg’deki evi basılarak, silah araması yapıldı. Eğer evde silah bulunmuş olsaydı, Zweig’ın hapsi boylayacağı kesindi. Bu uğraşmalar üzerine Zweig, ailesini bile yanına almadan yurdu terk etti ve Londra’ya yerleşti. Bu esnada “Rotterdamlı Erasmus’un Zaferi ve Trajedisi” adlı eseri yayımlandı.

Stefan Zweig’in Kapuzinerberg’de bulunan evi

Zweig, 1937‘de karısı Frederike’den ayrılıp ve bir yıl sonra Portekiz’e giderken yanında Lotte Altman adında bir kadın vardı. O sıralarda Avusturalya, Alman İmparatorluğuna katıldı ve Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat etti. 1939’da “Kalbin Sabırsızlığı” adlı romanı yayımlandı ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı  ve hayatının sonuna kadar yanında olacak Lotte Altman ile evlendi.

Stefan Zweig- Lotte Altman

1940 yılının temmuz ayında, karısı Lotte ile birlikte önce New York’a ve sonra da konferanslar vermek üzere Brezilya, Arjantin ve Uruguay’a gittiler. Aralıkta New York’a geri dönerek “Amerigo-Tarihi Bir Hatanın Öyküsü” adlı kitabı yazmaya başladı. 1941’de “Brezilya-Geleceğin Ülkesi” isimli kitabı yayımlandı. Brezilya daha sonraları Stefan Zweig’ın hayatında çok önemli bir yer tutacaktı. Bu kitabın yayımlanmasının ardından Zweig ve eşi, Brezilya’nın Petropolis şehrine yerleştiler. Orada dünya üzerindeki büyük dehalardan biri olarak anılmasını sağlayacak olan “Satranç” eserini kaleme aldı.

Stefan – Lotte Zweig çiftinin Petropolis’de yaşadığı ev

Stefan Zweig, 1941‘de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve “Dünün Dünyası-Avrupa Anıları” adlı otobiyografisini kaleme aldı. Zweig 22 Şubat 1942‘de karısı Lotte ile birlikte intihar etti ve devlet töreniyle Petropolis Mezarlığına gömüldü. Zweig, ölümünden hemen önce eski eşine yazdığı bir mektupta şu satırlara yer veriyordu:

“Hayata kendi dileğimizle başlamıyoruz, oysa ölümü seçmekte özgürüz. Bu kararı aldığımdan beri ne denli rahatladım, bilemezsin.”

Stefan-Lotte Zweig çiftinin ölümünün ardından çekilmiş bir fotoğraf

Ölümüne Detaylı Bir Bakış

“Bir sabah hizmetçi kız koşa koşa gelip şaşkınlık içinde: ‘Gelin, onlar öldü!’ diye haykırdı. Ben, ‘Kimler?’ diye dehşetle sordum. Hizmetçi kız: ‘Onlar, onlar öldü!’ diye bağırdı yeniden. Sokağa fırlayıp Zweigların evine koştum ve onları birbirlerine sımsıkı sarılmış yatar buldum. Zweiglar birbirlerine öyle sımsıkı sarılmışlardı ki bu durumda soğumuş olan vücutları birbirlerinden ayırmak için bazı uzuvlarını kırmak gerekti.”

1942’nin 14 Şubat günü, karı-koca Zweiglar Ernest Feder ile beraber, meşhur Rio Karnavalı’nı seyretmeye gittiler. Stefan Zweig neşeli ve huzurlu görünüyordu. Rio De Jonerio’da karnavalın yapıldığı Salı günü, “Singapur Olayı” ile gazete manşetlerini okudu: Daha Fazla Direnmek İmkansız! İngiltere’de Derin Üzüntü!” Başka bir haberde de şunlar yazılıydı: “Süveyş Kanalı’nı Hedef Alan Alman Hücumu Libya’da!” Zweig, bu manşetler karşısında geçirdiği şoku, çevresindekilere belli etmemek için boşuna uğraştı. Aniden karnavalı seyretme isteği yok oldu ve hemen karısı Lotte ile birlikte Petropolis’e döndü. 23 Şubat 1942 sabahı, Rua Gonselves Dias, 34, Petropolis adresindeki yatak odasının kapısı, öğleye kadar açılmadı. Bu durumdan şüphelenen hizmetçiler, polise haber verdiler. Yatak odasına giren polisler, sırt üstü yatan Stefan ile elini onun göğsüne koymuş olan Lotte’yi buldular. “Veronal” adındaki ilaçtan aşırı doz almışlardı. Titizce düzenlenmiş masasının üstünde, pulları bile yapıştırılmış olan veda mektupları duruyordu.

“Bazen ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şiir yaratabilen biri de bulunmalıdır”. 

Alman şair Kleist’in eşiyle beraber kendilerini silahla vurarak intihar etmeleri Zweig’i çok etkilemişti. Eşi Lotte’ye bu benzerliğin kendilerinde de bulunduğunu gösterdi ve beraber intihar etme kararı aldılar. Lotte’nin ölümü kabullenişini yazdıklarından okuyarak içinde bulunduğu psikolojiyi ve düşünceleri biraz daha kolay anlayabiliriz.

“Hayat beni acınası, güçsüz ve de hor görülen bir varlık haline getirdi, ben susan kadınım, böyle mi diyorlar benim için? Bahtsız günlerin hepsini yaşadım. Burukluğu, yalnızlığı ve gözden düşmeyi tattım. Hiç sevilmedim. Karanlığın ortasında onunla yol alacağım. Ormanların derinliklerinde her şey buz gibi olsa da, beni eritip bitiren ateş ikimiz için yanacak. Duygularımın sınırsız yakıcılığı onun ruhunu ısıtacak. Gözyaşlarım ıstırabını ve sızısını dindirecek. Bu fani dünyada onun yüreği ulaşılmaz, ama benim sevgim sonsuzluktan daha büyük, sevgim yüreğine erişecek, sevgim o kadar güçlü olacak ki onun cansız bedenini taşıyacak.”

Ölümünün 70. yıl dönümünde Stefan Zweig’in intihar mektubu İsrail Ulusal Kütüphanesi tarafından yayınlandı.

“Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal ana vatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”

Stefan-Lotte çiftinin mezartaşı