Mimari ve heykel birbirine anlam katan ve tamamlayan iki disiplin olarak 20.yy’da sınırların ortadan kalkmasıyla disiplinler arası birlikle etkileşim içinde olmuşlardır.

Heykel çoğu zaman kendini insana insan yansımasıyla anlatan, onun varoluş hikayesinde kendini kültürel, biyolojik, sosyolojik hatta psikolojik açıdan keşfetmesine aracı olmuştur. Heykel var olmaya başladığı andan itibaren estetik, inanç, efsane gibi “şey”lerin tasviri olmuştur. Bunun farkına varıldığında veya zaten farkında olunarak oluşturulduğunda, dış ve iç mekânlara aitliğiyle mimarinin bir parçası haline gelmiştir.

Heykelin formu ve içinde bulunduğu mekânın algılanması açısından mekânın özelliği ve anlamı, heykelden edindiğimiz izlenimin önemli etkileridir. Bu ilişkide hem heykelin mekânı anlamlı kıldığını hem de mekânın var oluşunun heykele bir anlam yüklediğini kurulan güçlü birlikteliğin ortada olduğu örneklerle fark edebiliyoruz.

Heykel sanatı tarihsel süreç içinde önemli dönüşümlerden geçmiştir. Heykelin mekânla kurduğu ilişkide bu dönüşümün en önemli etkisi, fiziksel mekân bilgisinin heykelde ihtiyaç duyulması ve ona dahil edilmesidir. Belirli sınırlandırılmış bir ”yer” olarak tanımlanabilecek olan mekânın heykelle girdiği ilişkide heykel biçim, mekânsa maddedir. Mekân yani madde, çevresindeki nesne ya da biçimle ilişki içindedir.

Bu ilişkinin örneklerini görmek istersek bakacağımız ilk örnek, mekânın insan varoluşundaki psikolojik etkilerini heykellerinde yansıtan Giacometti’nin “Meydan” heykelidir. Mekân içinde ikinci mekân oluşumunu işleyerek mekânın heykele müdahalesini göstermiştir. İncelip uzayan figürler sanki mekânın boşluğuna karşı gelmektedir. Mekânın sınırsızlığı ve sonsuzluğu içinde figürler varlıkla hiçliği ifade etmektedir.

Bu eserinde beş figür alelacele bir yere yetişiyor gibi yürürken adeta rastlantısal bir karşılaşma bulunmaktadır. Mekânda bir devinim vardır.

Giacometti’nin eserlerinde mekânın heykele etkisini görüyorken buna karşıt olarak heykelin iç mimariye ve mekâna etkisini işleyen Mies van der Rohe’un mekân-heykel ilişkisine bakmalıyız.

Mies van der Rohe’un tasarımcı kimliğinde heykellerin hep önemi olmuştur. Çizimlerinde ve kolaj çalışmalarında insan figürü kullanmak yerine heykel kullanmayı tercih etmiştir. Barcelona Pavilyonu ve Tugendhat Evi’nde bunu açıkça görebiliriz.

Tugendhat Evi, Brno’da yaşayan tekstilci Tugendhat ailesinin isteği üzerine Ludwig Mies van der Rohe tarafından tasarlanmıştır.

Tugendhat evinin kullanıcısına gösterilen ilk perspektif çizimlerinde, mekânın içinde heykelden başka eşya yoktur ve mekânın perspektifi heykelin bakış açısından çizilmiştir. Burada insan ölçeği için insan figürü kullanmak yerine heykel kondurarak ifade ettiğini net bir şekilde fark edebiliyoruz.

Aynı zamanda heykeli hem biçimiyle var olan, teknik fiziksel bir figür olarak görüp hem de mekâna ait önemli estetik bir form olarak gördüğünü söyleyebiliriz.

Kaynak : 1, 2

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here