Senden Önce Ben, Jojo Moyes‘un 2012 çıkışlı bir romantik komedi eseri. Biz bu ismi çoğunlukla Emilia Clarke‘ın başrolünü oynadığı aynı isimli romanından çevrilen sinema filmi ile tanıdık. Henüz sinema filmini izlemedim ama eğer kitabı gibi akıcıysa, muhtemelen romantizm seven kitleye yüksek oranda hitap ediyordur.

Senden Önce Ben filmini izlememe sebebim, bir dönemin dillere pelesenk olan ününden geliyor aslında. Başka filmler gibi o kadar çok bahsedilip övüldü ki, filme ister istemez bir ön yargı oluştu şahsımda. Sanki film ne kadar iyi olursa olsun beğenmeyecekmişim beklentisine girdim. Uzun süre bu eseri hayatımda erteledim. Ta ki geçtiğimiz haftalarda bir kitap evinde raflarda kitabına rastlayana kadar.

Oyalanmak amacıyla girdiğim kitapçıda kitabı elime aldım ve bir koltuğa iliştim. Kitabı elimden bırakamadığımı fark ettim, bu da aslında yazarın kullandığı dilin ne kadar akıcı ve ilgi çekici olduğunu kanıtladı bana. Hikayeden mutsuz bile çıksam, o hikayeye tanıklık edeceğim sürede beni alıp götüreceği kesindi. Çok düşünmeden kitabı satın aldım ve bir haftada bitirdim.

Eserde en çok ilgimi çeken noktalardan birisi ana karakterin soy adı ile filminde başrolünü üstelenen Emilia Clarke‘ın isimlerinin benzerliği oldu. Uzun yıllar bize Khaleesi olarak görünen Clarke, böylesi zıt bir karakteri nasıl canlandırdı bilmiyorum ama tanıtımına baktıktan sonra aslında çok tatlı bir çelişki oluşturduğunu fark ettim. Sürekli ihtişamlı kıyafetlerle Game of Thrones ekranından, farklı ve rengarenk bir giyim tarzı olan, deli dolu bir karaktere geçiş yapmıştı. Bu detayı belirtiyorum çünkü kitabı okurken hayalimde rengarenk giyinen, hayat dolu, renkli bir Emilia Clarke vardı.

Kitabın içerik ve konusuna gelecek olursak, genç yaşta korkunç bir trafik kazası geçiren Will, boynundan aşağı felç kalır. Zengin ve soylu bir aileden gelmektedir. Erken yaşta hayat seçimlerinin kendisinden alındığını düşünen ve 7/24 tekerlekli sandalyeye bağlı kalan Will için, gün içerisinde ona eşlik edecek bir arkadaşa ihtiyaç duyulur. Refakatçi sıfatı altında aranılan bu çalışana Lou Clark cevap verir.  İş yerinin kapatılması ile işsiz kalan Lou, ailesinin maddi açıdan çıkmazda olması nedeniyle çaresizce İş Bulma Kurumu’nun kendisine sunduğu bu teklifi kabul eder ve suratsız, inatçı ve huysuz olan Will’in refakatçisi olmayı kabul eder.

Hikaye buraya kadar olması gerektiği gibidir, şaşırtan kısım ise Will ve Lou birbirine zıt iki karakterdir. Will, sağlıklı olduğu dönemde her türlü adrenalin sporunu denemiş, neredeyse dünyadaki bütün ülkelere gitmiş ve hayatın tadına varmış başarılı bir iş adamıdır. Lou ise değil ülke dışına çıkmak, neredeyse yaşadığı kasabanın dahi dışına çıkmamış, kendi kurduğu küçük dünyada mutlu olmayı hedeflemiş ve neredeyse beklentisi olmayan bir karakterdir. İşi gereği Will’i hayata döndürmeye çalışırken, kendisini de keşfedeceği, irdeleyeceği ve hatta değiştireceği bir yolculuğa çıkmaya başlar.

Bu hikayede kimin kimi hayata döndürdüğü bence tartışmalı bir başlık niteliğini taşıyor. Sağlıklı olup, hayattaki hiçbir rengi ve zevki tatmamak mı tatminkar bir yaşam sunar? Yoksa her türlü tecrübeyi takmış ama kader sonucu tekerlekli sandalyeye mecbur kalmış bir hastanın geldiği nokta mı?

Kitapta karakterlere ve lokasyonlara dair detaylar, detayların betimlemeleri gerçekten başarılı. Okuyucunun aklında hiçbir şekilde soru işareti bırakmıyor. Hikayenin kurgusunda ise zaman zaman olayları kitaptaki karakterlerin gözünden ve düşüncelerinden dinliyoruz. Bence bu da güzel bir detay katmış. Bu sayede kitaptaki bütün karakterlerin düşüncelerini ve tepkilerini ölçebiliyoruz.

Kitapta hoşuma gitmeyen tek nokta sanıyorum ki yazarın kitap sonu kurgusuydu. Kitabın sonundaki beş sayfa adeta yırtılmış gibi eksiklik uyandırdı bende. Evet, sonu izleyiciye ya da okuyucuya sunulan sonları, tamamlamaları severim ama o noktaya kadar her detayını bildiğimiz hikayenin en önemli bölümlerden birisinde tek bir cümle bile olmaması beni tatmin etmedi. Belki filminde farklı aktarılmıştır bilemiyorum ama bana biraz son konusunda kolaya kaçılmış gibi geldi.

Bu benim kitaba bakış açım, belki diğer okuyucular ya da okuyacak olan kişiler bu sonda tatmin olacaktır ama ben o noktaya ulaşamadım. Yine de zaman kaybı bir kitap mıydı? Kesinlikle değildi. Hayatımın bir haftasında bana farklı bakış açıları sunup, farklı insanlar tanıttı. Asla böyle bir yorum getiremem.

Eğer hala filmini izlemediyseniz, tavsiye edebileceğim bir kitap. Yoğun hayat temposundan bir süre de olsa sizi başka bir hikayenin gözlemcisi yapıyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here