Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!

İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.

Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden biri olan Yahya Kemal Beyatlı, 2 Aralık 1884 tarihinde Üsküp’te dünyaya geldi. Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy ve Ahmet Haşim’le beraber Türk edebiyatındaki Dört Aruzcular’dan biri olarak kabul edilir. Hiç kitap yayımlamamış olan şair buna rağmen yaşadığı dönemde Türk edebiyatının öncü isimlerinden sayılır. Türk Edebiyatı’nda çokça etkisi görülen Fransız şair ve yazarlar çoğu edebiyatçımız gibi Yahya Kemal’i de etkiledi ve bunun sonucu olarak Yahya Kemal 1903 yılında biraz da o dönemin padişahı olan II. Abdülhamit’in baskıları yüzünden Paris’e gitti. Burada Ahmet Rıza, Sami Paşazade Sezai, Mustafa Fazıl Paşa, Prens Sabahattin, Abdullah Cevdet, Abdülhak Şinasi Hisar gibi Jön Türklerle tanıştı ve giderken hiç dil bilmiyor olmasına rağmen çok kısa bir sürede Fransızca öğrendi. 1913 yılında İstanbul’a döndü ve burada kadrosunda  Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Ahmet Kutsi Tecer, Abdülhak Şinasi Hisar gibi önemli isimler bulunan “Dergah” isimli dergiyi kurdu. Hiçbir akıma bağlı kalmadan Divan Edebiyatı ve Modern Türk Edebiyatı arasında adeta bir köprü görevi üstlendi.

Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile

Fakat bugün Yahya Kemal’in edebi kimliğinden çok özel hayatına değinmek istiyoruz. Yahya Kemal’in en çok bilinen ve sevilen şiirlerinden birisi hiç şüphesiz “Sessiz Gemi”dir. Ama bu şiirin asıl can alıcı noktası, bu şiirin yazılmış olduğu kadın: Nazım Hikmet’in annesi Celile Hikmet’tir.

Nazım Hikmet bir röportajında annesi Celile Hikmet’i şöyle anlatıyor: “Annemin gençliğini çok iyi hatırlıyorum. O, aşık olduğum ilk kadındır. Freud’u okumuşsunuzdur. Onun taraftarlarından değilim, birçok konuda onunla anlaşamıyorum ama bazı mülâhazaları doğrudur. Anneme vurulmuştum. O olağanüstü bir güzelliğe sahipti. Bilirsiniz Türkiye’de şöyle bir adet var. Şimdi sadece köylerde kalmış bu adet. Ama önceleri her yerde buna riayet ederlerdi. Annem evlenirken ilk önce onu bir odaya oturtmuşlar. Elbette gelinlik içindeymiş, yüzünde de duvak varmış. Sabahtan misafirler gelip ona bakıyorlarmış. Anam Paris’te eğitim almıştı ama İstanbul’un bütün adetlerine riayet edermiş. İşte bu azaba da katlanıyor, çok farklı, yabancı insanların gelip ona bakmalarına tahammül ediyormuş. Onu görenler güzelliğine hayran oluyorlarmış. Hatta bazıları duvağını kaldırıp bakıyormuş. Bir insanın bu kadar güzel olabileceğine inanmıyorlarmış. Mavi gözleri vardı annemin, teni de öyle olağanüstüydü ki insanlar elleriyle yanaklarına dokunurlarmış. Canlı bir insan değil, gelin gibi süslenmiş bir kukla zannederlermiş. Şehirde şöyle bir şayia da geziyormuş ki, güya babam süslenmiş bir kuklayla evlenmiş…”

Yalnızca güzelliğiyle değil resim çalışmalarıyla da tüm İstanbul’un dilinde olan bu kadına Yahya Kemal’de gönlünü kaptırmış. Nazım Hikmet Harbiye’de okurken hafta sonları okuldan çıkıp annesinin yanına gelirmiş. Yahya Kemal ise o günlerde Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın da içinde bulunduğu bir grup öğrenciye şiir dersleri verirmiş. Yahya Kemal ise bu süre içerisinde Celile Hanım ile çoktan yakınlaşmaya başlamış hatta gönlünü kaptırmıştı bile. Fakat bu yasak aşkın ortaya çıkması çok uzun sürmedi ve Harbiye Mektebi’nde dedikodular dolaşmaya başladı. Bu dedikoduların ardından bir süre okula uğramayan Yahya Kemal okula geldiğinde iste Necip Fazıl’dan şu sözleri işitti: “Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk. Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim.”  Yahya Kemal bu saygısız tutumu bir bahriyeliye yakıştıramadı ve gönül ilişkisinin alaya alınmasına dayanamayarak Necip Fazıl’ı okulda kodes adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderdi.

Celile ile Yahya Kemal’in aşkı bu olaydan sonrada dolu dizgin bir şekilde devam etti, ta ki olayı genç Nazım fark edene kadar. Nazım bir gün Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı. Kağıtta Yahya Kemal’e şunları yazmıştı: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve, babam olarak giremezsiniz.”

Elbette Yahya Kemal Necip Fazıl’ın sözlerini dikkate almamıştı lakin Nazım’dan böyle bir tavır görmek onu tedirgin etti ve Celile Hanım’ın evine bir süre uğramadı. Kocasından Yahya Kemal için boşanmış olan Celile artık Yahya Kemal ile evlenmek istiyordu fakat Yahya Kemal bu kadına delice aşık olsa da evliliğe pek yanaşmıyordu. Aradan günler geçmesine rağmen Yahya Kemal, Celile ile evlenmekten korktuğu için artık onu ne arıyor ne de soruyordu, bir gün Celile Hanım Yahya Kemal’e şu mektubu yazdı: “Bugün pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim. Gelmedin, mahzun oldum. Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi. Çok çok göreceğim geldi. Beni niye aramadın? Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi. Ben o günden beri yani salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum. Evimiz için çalışıyorum.” Fakat Yahya Kemal bu mektuba bir cevap vermedi, Celile’yi de bir daha arayıp sormadı. Bu büyük aşkın defteri ikisi için de kapanmıştı artık.

Nazım Hikmet artık büyümüş ve çok iyi bir şair olmuştu. Dönemin iktidarı ile görüşleri ters düştüğü için hapse atılmıştı. Celile ise kör olmuştu ve oğlunun hapislerden çıkarılması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamıştı. Yahya Kemal de tesadüf eseri oradaydı ve Celile’yi gördü ama ne bir şey diyebildi ne de yanına yaklaşabildi, sadece hızla oradan uzaklaştı.

 Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
  Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
  Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
  Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
  Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
  Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
  Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
  Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!
  Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
  Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
  Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
  Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

Bir şairden çok daha fazlası olan Yahya Kemal her şair gibi “aşk adamı” olmasının yanı sıra aynı zamanda yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nde milletvekilliği ve bürokratlık gibi siyasi görevler de üstlenmiştir. Varşova, Lizbon ve Madrid’te elçilik yapan Yahya Kemal Beyatlı, son olarak Karaçi’de elçilik yapmasının ardından emekli oldu ve Türkiye’ye döndü. Emekli olmasının ardından İzmir, Bursa, Kayseri, Malatya, Adana, Mersin ve civarını ziyaret etti. Atina, Kahire, Beyrut, Şam, Trablusşam gezilerine çıktı geri döndüğünde ise İstanbul’da Park Otel’e yerleşti ve ömrünün son on dokuz yılını bu otelin 165 numaralı odasında yaşadı.

Son olarak Yahya Kemal’in en az bilinen tutkusundan bahsetmek istiyoruz: Golf. Yahya Kemal Varşova’ya elçi olarak gittikten sonra golf sporuna merak sarmış ve Lizbon’da da bu merakını ilerletmiş.

Türk Edebiyatı’nın öncü isimlerinden “Son Divan, İlk İstanbul Şairi” olan Yahya Kemal her ne kadar bazı kesimler tarafından “Kitapsız Şair” sözleri ile aşağılansa da edebiyatımızdaki yerinin önemi kimse tarafından inkar edilemeyecek kadar büyük olan bir şairdir Yahya Kemal.

Fânî ömür biter, bir uzun sonbahâr olur.
Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, târümâr olur.
Mevsim boyunca kendini hissettirir vedâ;
Artık bu dağdağayla uğuldar deniz ve dağ.

Kaynak 1

Kaynak 2