2013 yılında perdeye taşınan ve Spike Jonze gibi inanılmaz işler başaran, yaratıcı bir yönetmenin ellerinden çıkan Her, şarap gibi yıllanan bir film. Yaşınızın arttığı her yıl, izledikçe farklı düşünceler geliştirebildiğiniz bir yapıt. Bilim kurgu ve romantizmin buluştuğu filmde yalnızlık, aşk ve teknolojinin bir arada harmanlandığını görebiliyorsunuz. Bu harmanlanan konuların ise renklerle sağlandığını görmek mümkün. Filmde kullanılan kırmızı tonları sizi heyecanlandırırken sarı alt tonlu arka plan sizi geçmişe döndürüyor. Maviliklerinde yalnızlıktan kayboluyorsunuz, turuncularda ise eğleniyorsunuz. Hayata ve ilişkilere dair bambaşka bir bakış açısı geliştiren filmin her sahnesinde, renkler size yol gösterirken farklı bir evrene giriş yaptığınızı anlıyorsunuz.

Aşkın Farklı Yüzü

Bu evrende teknoloji kavramı ütopik işlenmemiş. Aksine oldukça günümüze yakın, yaygınlaşmamış teknolojik aletlere yer verilmiş. Yapay zeka kavramına yoğunlaşmadan, izleyiciyi yormadan bir sistem tasarlanmış ve tanıtılmış. Sistem temel olarak şu şekilde: Mail okuma, plan yapma gibi günlük işleri yapan, kişiyle sürekli iletişimde olup isteklerine göre hareket eden, insan formunda olmayan bir insan gibi. Filmde bu yapay zekaya ses veren kişi ise Scarlett Johansson. Johansson’ın sesinin tınısı bile gözünüzde aşk, heyecan, tutku ve yaşamaya dair birçok şeyi anlamanıza yardımcı oluyor.

Naif ve romantik ana karakter Theodor’a gelirsek, o insanlar için mektup hazırlayan bir şirkette çalışan, eşinden boşanmış, boşanmanın ardından toparlanamamış ve kendini çevresinden soyutlamış sıradan bir insan. Arayışta değil, aksine her şeyden kaçıyor. Yalnızlığını benimsemiş ve alışılmış bir acının içinde. Gerçek duyguların yükünü kaldıramadığını ve hayatını toparlayamadığını fark ettiğinde ise filmde kurgulanan sisteme sarılıyor. Ve böylece aşk ve yalnızlık gibi iki kavram, sürekli yenilenen ve değişen, yapay zekâya sahip bir işletim sistemi olan Samantha ile sıradan bir insan olan Theodor arasında işlenmeye başlıyor.

Önce arkadaş olan bu ikilinin ilişkisinin aslında aşka dönüşmesinin en önemli sebebi, ön yargıların iki taraf içinde olmayışı. Theodor’un eski ilişkisine yapılan ‘flashback’ tekniğiyle fırtınalı bir ilişki resmedilmiş. İki kişinin birbirini anlayamamasından dolayı zamanla birbirine yabancılaşması ve bu yabancılaşma sonucu ön yargıların artması anlatılmış. Jonze, Theodor’dan sürekli şikayetçi olan eski eşinin açtığı yaraları geçmişten kesitlerle göstererek, izleyiciye yapay zeka olan “Samantha”yı kabul ettirmeyi amaçlamış. Bu alışılagelmedik aşkın zihnimizde kabul edilebilir olduğu imajını yarattıktan sonra ise “var olmak” durumuna değinmiş.

Var Olmak ya da Olmamak

Filmde anlatılmak istenen en önemli konulardan biri: var olmak. Samantha üzerinden işlenmiş olan varoluşçuluk meselesi, önce varoluşçuluğun temeline inilerek yapılıyor. Samantha’nın çoğu zaman vücudunun olmayışına dair yaptığı espriler, yaşadığı duyguları insan vücudunun belli parçalarıyla hissettiğini anlatan betimlemeleri ve Theodor ile sürekli “bedenen” yan yana olabilmeyi arzulamasıyla başlayan kendini sorgulama süreci, ilişkilerinin derinleşmesiyle farklı boyutlara ulaşıyor. Başlarda doğan, yaşayan ve çürüyen bir bedeni olmadığı için sızlanan Samantha, zaman içerisinde zaman – mekân kavramından soyutlanmış olmanın da bir varoluş olabileceğine inanıyor. Aynı insanlar gibi hissedebiliyor, öğrenebiliyor ve değişiyor. Sürekli devinim içinde olmanın bir forma -vücuda-  gerek duyulmadan da yapılabileceğini öğretiyor.

Filmin temelinde, varoluş sorunsalının zaman – mekân gibi basit konseptlerle sınırlandırılmaması gerektiği anlatılıyor. Her‘ü özel kılan şey, bir işletim sistemi yoluyla böylesine derinlikli bir konunun işlenmesi. Hem zihne hem göze hitap eden bir film oluşuyla Her, kesinlikle zamanla klasikleşecek bir yapıt.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here