Bir insan neden kendini martıya benzetirdi? Neden martı olmak isterdi?… Bu cümleler Çehov’un “Martı” oyunuyla baş başa kalmış bir insanın aklında ansızın süzülen cümleler oluverir.

Esas kızımız Nina, kıyı kasabasında yaşamakta olan zengin bir çiftlik sahibinin genç kızıdır. Hayatını varlıklı olmanın rahatlığı içerisinde sürdürmeye başlamıştır. Bu rahatlığın onda gösterdiği ilk tesir şımarıklık ve doyumsuzluk olmuşsa da ardından gelen büyük tutkuları onun yaşamını şekillendiren esas etkidir.

İnsanlığın ilk hayallerinden olan “uçmak” eylemi onda martıyla özleşmişti. Saf bir sevgiyle sevdiği oğlanın yanına ailesinden gizli gelişlerinden birinde “martı gibi” geldiğini söylemişti.

Babası ve üvey annesiyle sorunlu giden aile ilişkilerinden sıkılmış, tutkunu olduğu şan ve şöhret basamaklarını oyunculukla çıkabileceğine inanmıştı. Nina, hayallerine çok sıkı halatlarla bağlanmış bir genç kızdı.

Martı gibi o ufak kasabasından uçmak, şehir hayatında ne pahasına olursa olsun o şöhreti elde etmek istiyordu. Bu arzu zamanla onun benliğini yakıp kavurdu; sonunda o saf ve temiz bir sevgiyle sevdiği adamı, hayranı olduğu adam uğruna bırakıp gitti.

Büyük yazar Trigorin, orta yaşlarını büyük bir buhran içinde sürdürmekteydi. Sürekli yazmak zorunda olan ve bu zorunluluğu “ayağına bağlanmış demir bir gülle gibi” taşıyan yazar asla bir Dostoyevski, bir Turgenyev olamayacağının bilincindeydi. Sevgiden ziyade bir alışkanlık olan ünlü oyuncu İrina’yla ilişkisi hayatının tekdüzeliğini adeta gözüne sokmaktaydı. Hayatından bıkan Trigorin yeni heyecanlar aramak, öykülerine yeni soluklar katma peşindeydi. Kendisine büyük bir hayranlıkla bağlı Nina ona altın kafeste sunulmuştu.

Nina ve Trigorin bir araya geldiğinde ikisinin de birbiri üzerinde çıkarları vardı. Bu çıkarlar üzerine yapay bir ilişki kurdular. Birlikte bir süre Rusya’da yaşadılar fakat bu durum ikisi için de bir hayal kırıklığından ileri gidemedi. Ne Nina hayal ettiği şöhrete kavuştu ne de Trigorin gençliğinde yaşamak istediği o tutkulu aşka kavuştu. Bu mutsuzluğun üzerine Nina evde çocuğuna bakan sıradan bir kadın olarak hayatına devam ederken Trigorin de çapkınlıklarına, içkiye ve hatta kumara kendini adadı. Nina’dan istediği gibi yararlanamayan Trigorin bizzat kendisi ayrıldı bu genç kadından.

Orta yaşlarının demlerini yaşayan ünlü oyuncu İrina’nın Trigorin’e aşkı ise tüyler ürperten cinstendi. Sevdiği adamın o genç kadına gitmemesi için ayaklarına kapanmıştı. Buna rağmen onun harabeye dönmüş bir hayatla kendisine dönmesini kabul etmişti. Belki de bu dünyada aşkına sonsuz sadakatle bağlı kalabilmiş ve aşkı bütün dünyevi olgulardan yüksekte tutmuş tek kişi İrina’ydı.

Böyle bir aşkı yaşamak başta oğluyla, ardından kardeşiyle ve çevresindekilerle ilişkilerini zayıflatmıştı zavallı İrina’nın. Oğlu Konstantin’i bütün çabalarına ve yeteneklerine rağmen yetersiz ve başarısız görüyordu. Kardeşinin fikirlerini önemsemiyordu. Trigorin’e aşkı yüzünden oğlu ile Nina’nın ilişkisini desteklemiş hatta Trigorin’i bu aşka zarar veriyor diye oğlundan uzaklaştırmıştı.

Nina’ya sonsuz sevgi ve sadakatle bağlı olan Konstantin, ona bu şöhret tutkusuyla değiştiğini söylemişti. Bu durumu bir martı vurup Nina’ya vererek simgeselleştirmişti. Bu ölü martının Nina’nın hayatını anlattığını, Nina’nın Rusya’dan bütün hayallerinin birer birer ölmüş şekilde döndüğünde anlayacaktı sevgili Konstantin.

Nina’yı kaybeden bu bahtsız adam o gittikten sonra kendini edebiyata vermiş ve birkaç yazısı dergilerde boy göstermeye başlamıştı. Annesinin bu başarılara kayıtsız kalması onun ruhsal bunalımdan kurtulmasına hiç yardımcı olmamıştı. Gittiği yerden dönen Nina, onu bu bunalım kuyusuna daha da itmiş içinden çıkılmaz bir hâle sokmuştu.

Çareyi kendini vurmakta bulan Konstantin ardında birçok insan bırakmıştı.

Nina’nın ruhunun öldüğünü simgeleyen martı oyunun sonunda Konstantin’in bedeninin öldüğünü simgelemeye başlamıştı.

Kaynakça; Anton Çehov, Martı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları İstanbul Büyükşehir Belediyesi Devlet Tiyatroları, Martı

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here