İsveçli yönetmen Ingmar Bergman’ın 1973 yapımlı “Bir Evlilikten Manzaralar” adlı filmini, ünlü yönetmenin doğumunun 100. yılında olağan karmaşalarıyla mercek altına alıyoruz.

1973 yılında altı bölümden oluşan ve mini bir dizi olarak İsveç’te yayımlanan “Bir Evlilikten Manzaralar” sonraki yıllarda özgün kurgusunu koruyarak üç saatlik bir “şölene” dönüşüyor. “İdeal çift” kavramı üzerinden, toplumların kişiler üzerinde kurduğu baskının zamanla kişileri nasıl yozlaştırdığını, nasıl kuru ve yüzeysel bir biçime dönüştürdüğünü Bergman tüm incelikleriyle masaya koyuyor.

Altı bölümden oluşan bu film, bir muhabirin Johan ve Marianne çiftine; “Kendinizi nasıl tanımlarsınız?” sorusuyla başlıyor. Johan karakteri kendisini eğlenceli, entelektüel ve başarılı olarak tanımlarken, Marianne’ın kendisini Johan üzerinden tanımlaması sert bir girişe neden oluyor. “İdeal çift” olmanın esaslı kurgusuyla kişiler kendilerini halının altına süpürmekten hiç çekinmiyor. Her şey olması gerekli gibi gözüküyorsa sorun yoktur çünkü. Bu kurgusu sorunlu yaklaşım, kişilere “ilişki” adını verdikleri yakınlık duygusunun kolaylaşmasını sağlıyor.

Filmi izlerken birçok soru aklımıza geliyor. İnsan tek eşli bir canlı mıdır? Evlilikler bir “kalkınma planı” gibi belirli aralıklarla yenilenmeli midir? Sıkışma duygusu insanlar üzerinde nasıl bir tahribat yaratır? Bu tahribat bizleri neye dönüştürür? Hepsine şahit oluyoruz. İnsan denilen canlının, basit kimyasallar üstüne yüklediği anlamlandırma çabasıyla ne gibi sapmalara vardığını görüyoruz. Bu da doğrudan öğrenilen şeyin dolaylı yollarla ortaya çıkmasına neden oluyor tabii. Mutlu çift imajı, şayet çiftler gerçeklik duygusundan uzaklaşmışsa büyük bir yanılsamaya dönüşüyor.

Bir ilişkinin tüm adımlarını tek tek gördüğümüz filmde Johan ve Marianne çifti ideal olanı gösterdikten sonra kendi inlerine ve evlerine döndüğünde birtakım çatırdamalar başlıyor. Birbirlerine olan “aşklarının” günden güne azalması tahammül duygularının azalmasına, bununla birlikte de başkalarına karşı duyulan ilginin artmasına neden oluyor. Bir derdin dolaylı yoldan bir telafisi olur mu bilinmese de, kişilerin ilişkilenme biçimlerini değiştirdiği kesin. Mutlu bir çift imajını süsleyen çocuklar, aile görüşmeleri, hafta sonu yemekleri de hikayeye eklenince fotoğraf tamamlanıyor. Sanki çoğalarak azalıyoruz gibi.

“Sen ve ben birbirimizi çok şımartmıştık, hava geçirmez bir varoluşun içindeydik. Her şey kusursuzdu, tek çatlak yoktu. Oksijensizlikten öldük.” diyor Johan bir sahnede. Bergman da, “İki insanın ‘gerçek sevgi’ye en yakın oldukları an, birbirlerine karşı en dürüst oldukları andır.” diyerek paramparça ediyor durumları.

Duygusal açıdan ne kadar cahil olduğumuzu; anatomiyi, üçgenin iç açılarının toplamını, anlamadığımızı duaları okumayı öğrendiğimizi ama insanın ruhuna dair tek bir şeyi öğrenemediğimizden dem vuran film, olayları görme biçimlerimize nefes aldırmak istiyor belki de.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here