Ingmar Bergman’ın yazıp yönettiği 1957 tarihli yapım Yaban Çilekleri, bir İsveç filmidir.

Filmimizin kahramanı yaşlı profesör Isac Borg hayatının son demlerini yaşamaktadır. Bunun farkında olan yaşlı adam, ölüm korkusunun verdiği hisle rüyalar görmektedir. Filmin açılışında gördüğü ilk rüya, bu korkusunu yansıtmakla birlikte birçok sembolü de beraberinde taşımaktadır. Rüyasında boş bir sokakta yürüyen yaşlı adam, karşısında yelkovanı ve akrebi olmayan bir saat fark eder. Bu saat zamansızlığı, ölümü anlatan bir simge olmasının yanı sıra Isac’in geçmişine ait bir obje olma özelliği de taşımaktadır. Filmin ilerleyen bölümlerinde yönetmen size bunu keşfettirmeyi başarır. Rüyalarımız çoğu zaman korkularımızın canlanmış halidir ve bu korkular bize hayatımızdaki objeler, insanlar ve seslerle anlatılır. Tıpkı Isac’in bu saati görmesi gibi. Rüyanın bir ilginç bölümü de atların getirdiği tabutun yere düşmesi sonucu kapağının açılması ve tabutun içindeki elin Isac’i kendine doğru çekmesidir. Çok geçmeden bu elin sahibinin de Isac olduğu anlaşılır. Ölümünün onu beklediğinin hatta onu çağırdığının farkında olan yaşlı adam, rüyasında bunu bir gerçek gibi hisseder.

Filme bir yol hikâyesi olarak bakmak mümkün çünkü Isac’in doğduğu eve doğru yola çıkması ve yolda karşılaştığı insanlarla geçen süre uzundur. Yönetmen, bu süreçte bir yandan da yine Isac’in geçmişine seyirciyi rüyalarla götürür ve onun hayatının ve karakterinin tahlilini bu rüyalardaki yüzleşmelerden anlamayı kolaylaştırır.

Bergman, bu filminde rüyalar aracılığıyla yaşlı bir adamın geçmişiyle yüzleşmesini anlatır. Gerçekle düşün birlikte kurgulandığı bu yöntemle, yaşlı adamla beraber seyirciyi de bu yüzleşmeye taşır. Şöyle ki, yaşlı adam eskiden bir günde bulur kendini. Eski anılardan bir günde, ölüp gitmiş tanıdık yüzlerle konuşur. O tanıdık yüzler onu tanımaya devam eder ancak onlar genç yüzleriyle dururken Isac hayatın onu getirdiği son haldedir. Bu yaratıcı fikri rüya ile sunmaksa anlatılan şeyleri gerçeklikten koparmadan bizlerin de kolayca hayatına taşıyabileceği örneklere dönüşmesine olanak tanımaktadır.

Film, bütün bu yüzleşmelerin yanında geleneksel kafa ve modern kafa çatışmalarına da değinmeyi ihmal etmez. Bu çatışmayla beraber Tanrı var mı yok mu sorusu üzerinde durarak bu soruyu sordurduğu karakterin peşinden gökyüzündeki şimşek çakmasını göstererek sözlere dökmeden bir yanıt veriyor hissi uyandırır. Bunun yanında ataerkil toplumun bireyde oluşturduğu fikirleri küçük örneklerle sahnelerde görmek mümkündür. Kadın olmayı, baba olmayı, anne olmayı ve bütün bunları bir kenara bırakıp yalnızlığı seçmeyi sorgulatan film, bu kavramların tümünü başarılı bir şekilde harmanlayarak seyirciye sunar.

Filmin teknik boyutunu inceleyecek olursak kurgu anlayışında hatalı kesmeler olduğu aşikar. Ancak 1957 yılına ait bir filmde genelden yakına geçişlerde bu hataları görmek hoş görülebilir diye düşünüyorum ki Ingmar Bergman gibi bir yönetmenin de bu küçük hataları sorun edecek bir kafada olmadığı kanısındayım. Teknik olarak eleştirilecek bir film olmayan Yaban Çilekleri, anlattığı hikâyenin felsefi bir derinlik taşımasını başardığından birçok teknik hatayı gölgede bırakmayı başarıyor.

Son olarak filmin En İyi Senaryo dalında Oscar adaylığı bulunmaktadır. Bunun yanında IMDb TOP 250’de de 160. sırada yer almaktadır.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here