Bu içerik yazarımız Emircan Demir tarafından seslendirilmiş. İyi dinlemeler dileriz.

“Edebiyatın bir heves, bir arzudan çok bir iç ihtilalin fışkırması olduğunu bilmez değilim, fakat her heveskâr gibi ben de içimde bir ihtilal varmış gibi yazı yazdım… Bugün size gönderdiğim, şu yazılar da o günlerin atılmayan, yırtılmayan mahsulü.”

Gözlerini açtığını andan itibaren, bu dünyanın da başlı başına bir ihtilal olduğunu anlamış olan ve bütün mahsulünü insandan ve onun ait olduğu tabiattan alan Sait Faik, böyle not düşmüştü 1928’de Meş’ale dergisine gönderdiği üç şiirin yanına.

Ondan taşan bu önlenemez tutkunun kapısında dolanmaya başladığı anlar, aynı zamanda doğaya da değmeye başladığı anlardır. Denizle tanışması, tüm çıplaklığıyla onu saran tabiatı kucaklaması hikayeciliğinin en önemli yapı taşlarından biridir.

İçindeki bu tutkuyu bir süreliğine dizginlemiş olmasının etkisiyle, denediği hiçbir işte dikiş tutturamamış ve bu köksüzlüğün sonucu olarak doğayı kendine yuva bellemiştir. Çünkü; onun doğaya olan bağlılığı aslında doğanın sürekliliğinden ve deviniminden gelmektedir. Şüphesiz kendi içindeki ihtilalin bir benzerini doğada görmüş olacak ki, onu her ayrıntısıyla anlamayı ve anlatmayı seçmiştir.

Haritada Bir Nokta hikayesinde şöyle anlatır tabiatı;

“Tabiat, çoğunca dosttur. Düşman gibi gözüktüğü zaman bile insanoğluna kudretini ve kuvvetini tecrübe imkanları veren, yüz vermez bir babadır; fırtınasında kayığını batırdığı zaman yüzmesini, rüzgarında kulübenin damını uçurduğu zaman daha sağlamı, daha hünerliyi bulmayı öğretiyor; canavarlarıyla karşı karşıya bıraktığı zaman adale kuvvetini sınıyordur.”

Tıpkı bu hikayesinde olduğu gibi tabiat unsurları yazınının en temel taşlarından biridir. Hikayelerinden sadece birkaçına rastlamış olmak bile bunu kavrayabilmek için yeterlidir. Ancak yazdığı satırlar okundukça görülecektir ki; o, kimi zaman başka gözlerce görülemeyen iyi değerlere büyük bir şefkat duymakta ve baktığı şeylerin sıradanlığı onda anlaşılması güç bir kabiliyetin fitilini ateşlemektedir. Gördüğü şeylerin bayalığı, iğrençliği veya adaletsizliği karşısında da durum böyledir. O zaman da, bu önlenemez anlatma kuvvetini tüm bu kötü değerlere karşı çıkmak için kullanır.

İşte onu, benzerlerinden ayıran en önemli özelliği tam olarak burada yatmaktadır. Herkesin gördüğü ve bildiği konuları, hikayelerine aktarma konusundaki kabiliyeti. Kimilerinin önem vermediği, üstüne düşünmeye bile değer bulmadığı konuları kendine dert edinme huyu. Fakat bazı sanatçıların aksine, onun emeli; içinde bulunduğu toplumu düzeltmek veya eğitmek değildir. O, sadece içinde yer aldığı toplumu ve varoluşunu -kimi zaman da var olamayışını- aktarma sorumluluğunu üstlenir.

Bu konudaki tutumunun yanı sıra, bunu nasıl yaptığı da oldukça önemlidir. Bunu öyle bir gelişigüzellik ile yapar ki, öykülerinde ve şiirlerinde neye tutulduğunuzu anlamanız biraz zaman alabilir. Ancak sıradanlığı ve var olanı işlemek konusundaki bu olağanüstüsü kabiliyeti her kelimesine sirayet etmiştir. Siz sadece onun ince bir ıslık gibi boynunuza dolanmasına, tuzlu deniz kokusu gibi genzinizi yakıyor olmasına şaşırarak teslim olursunuz. Sonra gelsin dağlar, denizler, kuşlar, ağaçlar.

“Kitaplar, bir zaman bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler. Hayır, şimdi insanları kitapların öğrettiği şekilde sevmiyorum… Şiirler, romanlar, hikayeler, masallar bana bu ilmi tahsil ettirmişlerdi. Beyinin vapurdan iner inmez çantasını kapan uşaktan iğrenmeyi, sabahleyin altı buçukta tabiatla kavga için sokağa fırlayan adamın çalışmadığını kendi kendime öğrendim. Ama şu sabahleyin altı buçukta tabiatla kavga için sokağa fırlamayan adam, isterse akşama kadar insanları aldatmak için didinsin. Kaç para eder! Gözümde, milyonu olsa da, kalp para ile metelik etmez.”

Karanfiller ve Domates Suyu

Öykülerindeki bireyleri bağlı oldukları tabiat, toplum ve manevi duygularla bir bütün olarak ele almayı tercih etmiştir. Onun bu yaşama ve canlılığa olan tutkusunun temelinde insancılık değeri yatmaktadır. Bundan dolayı yazınında, bu bilince sahip bireylere ve onların üstüne yüklenen sorumluluklara rastlayabiliriz. Kendinden gelen bu varlık bilinciyle kişilerinin de, bu sorumluluklar içerisinde kimi zaman bunalımın kıyısında dolaştığı görülebilir. Bu, bireyin kendini ve bu bilinci yaşatma ve aktarma çabasından kaynaklanmaktadır.

Onun, sıradanlığın ardındaki kayda değer güzelliği görebilme huyuna; sevimsiz görünen bir insanda, sokakta gezinen bir kedide, yorgun bir balıkçıda veya bir mahalle kahvesinde rastlayabilirsiniz. Günlük yaşantısında insanın ve canlının her türlüsüne yakınlık duyan bu adam için, bunları anlatmak hayata dair en kuvvetli tutamak olabilir. Yaşamak hırsı, belki de yazmak hırsından geliyordur. Ya da kendi deyimiyle; yazmasa delirecektir.

Doğu ve Batı Dergisi’nin Haziran 1954 sayısında Sabahattin Kudret Aksal, Abasıyanık için şunları söyler:

“İyice tanımadığı, gerçek yüzünü bilmediği, ne bir duygu ne de bir düşünceyi anlatmıştır. Öykülerinde gördüğümüz insanlar da içli dışlı olduğu bir ortamın insanlarıdır.  Yeryüzüne bir yazar, bir öykücü gözüyle bakmaz, bildiği gibi yaşar, sonra da yaşam deneyinin yükü ağırlığını duyurunca kendini kalem kağıdın önünde bir öykücü olarak bulurdu, sanıyorum.”

Şimdi bizler soruyoruz:

“Sait Faik’te farklı olan neydi? O, nasıl oldu da birçoğumuzun muhatap olduğu ama üstüne durup bir saniye bile düşünmediği bunca şeyi böyle güzel anlatabildi?”

Çünkü; bir doğa arsızı olarak Sait Faik; keşfettiği ilk coşkun denizi, o denizden dönen balıkçıları, o balıkçıları beklerken aylaklık ettiği mahalle kahvesini ve o sırada izlediği tabiatı sadece öykülerine konu olacağını düşünerek tecrübe etmedi. Sadece yaşadı, benliğinden ve bedeninden yükselen coşkun bir ruh ile yaşadı.

Doğa Arsızı Adalı’ya tüm sevgilerimle.

Kaynak:1, 2,

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here