Bugün, sinemanın kültleri arasında yerini alan usta yönetmen Martin Scorsese, Taxi Driver, Goodfellas, The Departed, Shutter Island ve son dönemlerde adından oldukça söz ettiren The Irishman gibi eşsiz yapımlara imzasını atarak hem birçok kuşağın kendisini yakalamasını sağlayabilmiş hem de kendine özgü tarzıyla dünyanın her yerinde arkasından gelen yönetmenleri etkilemeyi başarmıştır. Onun bu başarısında, sinemanın diğer dahilerinde olduğu gibi kendi çocukluğu ve yetiştiği çevrenin büyük bir etkisi vardır.

“Bir şeyi arkanızda bırakmış olmanız ona hâlâ sahip olmadığınız anlamına gelmiyor. Bu sizin geldiğiniz yer. Onunla bir benzerliğiniz var, çoğu zaman ona karşı bir sevgi duyuyorsunuz. Ben artık orada varlık göstermiyorum. Artık oraya ait değilim. Fakat pekâlâ da orasını, “Sıkı Dostlar” gibi bir filmde kullandığımda mümkün olduğunca hakiki bir şekilde göstermeyi deneyebilirim. Bunun nesi yanlış? Bu hayatımızın bir parçası, bunu inkâr etmek neye yarar ki? Hayat hakkında öğrendiklerimin çoğu oradan geliyor. Bu yüzden geri dönüp çözümlemek istiyorsunuz. Bazılarına göre bu aile, diğerlerine göre memleket. Bilmiyorum. Bana göre altkültürdü.”

Martin Scorsese’nin çocukluğu.

Çocukluğunda, katı bir Katolik bilincine sahip olan ve büyüyünce papaz olmak isteyen Scorsese, o zamanlar kendisinin her zaman Tanrı tarafından izlendiğine inanmaktadır. Bundan dolayı odasına bir çift göz bile çizmiştir. Bu bir çift göz, onun vicdanının ya da Tanrı’nın bir temsilidir. Yine küçük yaşlarda olmasına rağmen çok iyi bir gözlemci olan Scorsese, büyüdüğü çevreden şu şekilde bahseder:

“Çok fazla fiziksel, duygusal ve psikolojik şiddete tanık oldum. Ayrıca çeşitli bedensel ihtiyaçların giderilmesine ve seks yapan insanlara. Bu gibi şeyler ister istemez üzerinizde iz bırakıyor.”

60’lı yıllarda ruhban okulunu bırakmak zorunda kalarak NYU film okuluna yazılan Scorsese, 1973’te sanatsal anlamda ilk filmi olan Mean Streets’i çıkarana kadar, çeşitli kalitesiz kısa ve uzun metrajlarla sadece kendi geçimini sağlamaya çalışmıştır. Ancak, –Robert De Niro ile de ilk kez çalışma fırsatı bulduğu- Mean Streets’ten sonra çektiği Alice Doesn’t Live Here Anymore filmiyle güzel bir gişe başarısı yakalayan yönetmen, ardından kariyerinin dönüm noktası olan iki film Taxi Driver ve Raging Bull’u çekerek sektörde yerini oldukça güçlendirmiştir. 70’lerin sonuna gelindiğinde ise çoktandır uyuşturucu bağımlılığı ve evlilik dışı seks skandallarıyla özel hayatı altüst olan yönetmenin, kariyeri de iniş çıkışlı bir hal almaya başlamıştır.

“Birçok kadınla sevişiyordum, ancak bunu çok da ilginç bulmuyordum.”

Martin Scorsese & Robert De Niro, Taxi Driver setinde.

Başlarda yaratıcılığını geliştirdiğini düşündüğü için kokain kullanan Scorsese, 1978’te düzenli alkol tüketimiyle birlikte tamamen bir bağımlıya dönüşmüştür. Öyle ki; kokaini bittiğinde özel uçağıyla Fransa’ya kokain getirtmekten çekinmemiş, özel hayatında daha agresif ve kavgacı bir insana dönüşmüş, hatta ölme arzusu taşıdığını bile itiraf etmiştir. Sağlığı gün geçtikçe kötüye giden yönetmen, aynı yıl içerisinde, çocukluğundan beri boğuştuğu astım hastalığı sebebiyle aldığı ilaçlar ile kötü kalite kokainin etkileşime girmesiyle ağır bir iç kanama geçirmiştir. Onu 49 kiloya düşüren ve artık göz yuvalarından kan gelecek kadar bedenini etkileyen bu durumdan sonra Scorsese, kendini ve kariyerini toparlayabilmek adına kararlar almaya başlamıştır.

Filmlerinde kullandığı müziklerle adeta çığır açan Scorsese, ünlü rock grubu The Rolling Stones‘a büyük bir hayranlık beslemiştir. Goodfellas, Casino ve The Departed filmlerinin hepsinde de, grubun Gimme Shelter isimli parçasına yer vermiştir.

Tutkuları kadar korkularını da uç noktalarda yaşayan usta yönetmen, uçmaktan her zaman korkmuştur. Uçak yolculuklarından haftalar önce hava durumunu kontrol edip eğer hava şartları kötü ise uçmayı reddetmiştir. Bu sebeple, Cannes Film Festivali‘ndeki bir ödülünü almaya gitmemiştir. Aynı şekilde, ayların on birinci günlerini uğursuz kabul ettiği için bu tarihlerde de uçmamaktadır. Yönetmenin kötü ruhlara karşı altın muska ve nazarlık taşımak gibi bazı batıl inançları da vardır.

Ayrıca, yaptığı filmlerle sadece sinema camiasına değil yaşadığı her dönemde büyük kitlelere dokunan Scorsese ile ilgili usta yazar Stephen King‘in de şu şekilde ince bir paylaşımı bulunmaktadır:

“O günlerde çok dengesizdim ama aptal değildim ve aptal olmayan yanım yaşamak istedi…Bir nedeni de, Martin Scorsese’nin daha birçok film yapacağını bilmemdi ve ben o filmleri görmek istiyordum. Martin Scorsese, yaşayan en büyük yönetmen. Uzun filmleri roman gibi yapıyor. Çoğu film kısa hikayelere benzer.”

Sinemanın, neyin çerçeve içinde neyin dışında kalacağı meselesi olduğunu söyleyerek, bugün 77 yaşında hala kendi çerçevesi içine aldıklarıyla bize ve dünya sinemasına değer katan büyük yönetmen Martin Scorsese’ye derin sevgi ve saygılarımızla…

 

Kaynak: 1

Schnakenberg R. (2014). Büyük Yönetmenlerin Gizli Hayatları. İstanbul: Domingo Yayınları.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here