Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!

2012 yılının belki de en ilginç, en çarpıcı filmlerinden biri olan Cloud Atlas, farklı yer ve zaman dilimlerinde birbirinden bağımsız bir şekilde meydana gelen altı hikayeyi anlatıyor. Filmin yönetmen koltuğunda bilim kurgu sinemasına damgasını vurmuş Matrix serisi ile tanınan ve son dönemlerde Sense8 dizisi ile gündeme gelen Polonya asıllı Wachowski Kardeşler oturuyor.

David Mitchell’in 2004 yılında kaleme aldığı aynı adlı romandan uyarlanan filmde, Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbent, Doona Bare, Ben Whishaw, Susan Sarandon gibi birbirinden ünlü, usta oyuncuları farklı rollerde izleme şansı buluyoruz. Ayrıca 19. yüzyıldan 2300’lü yıllara kadar uzanan geniş bir zaman diliminde meydana gelen altı farklı hikayeyi başarılı kurgusu ile bir araya getiren film, üç saatlik bir görsel şölen sunuyor bize.

Yazının bu bölümü, filmi henüz izlemeyenler için sürpriz gelişmeler içermektedir.

Film, 1849 yılında San Francisco’dan Güney Pasifik Adaları’ndaki bir çiftliği teftiş etmeye giden avukat Adam Ewing’in okyanustaki yolculuğu ile başlıyor. Çiftlikte siyahi kölelerin güneşin altında, saatlerce çalıştırıldığını gören Ewing, üzüntü duymak dışında elinden başka bir şey gelemeyeceğini düşünüyor. Dönüş yolunda başına gelenler (aile doktorunun, altınlarını çalmak için onu öldürmeye çalışması ve siyahi bir köle tarafından kurtarılması) onun için bir dönüm noktası oluyor ve eşi ile birlikte köle karşıtı harekete katılmak için Doğu Yakası’na taşınıyor.

Hikayenin 19. yüzyıl ile başlaması rastlantısal değil elbette. Bu yüzyıl, sanayileşmenin hızla yayıldığı, sömürgeciliğin zirvesini yaşadığı ve ABD’de köleciliğin yaygın olduğu bir dönemi barındırıyor içinde. Kısacası, kapitalizmi temeline alan günümüz modern çağının başlangıç evresi olarak kabul edilir bu yüzyıl.

İkinci hikaye ile yüzümüzü 1936 yılına, Cambridge’e çeviriyoruz. Oldukça alımlı, genç bir müzisyen olan Robert Frobisher, hayallerine ulaşabilmesi için gerekli desteği bulmayı düşündüğü ve cemiyette önemli bir yere sahip besteci Vyvyan Ayrs’ın asistanlığını yapmaya başlar. Bu sırada üzerinde çalıştığı ”Bulut Atlası Altılısı” isimli bestesinin kendisine ait olduğunu iddia eden Ayrs’ın çalışmanın üzerine konmasını kabullenemeyen Frobisher, Ayrs’ı öldürüp kaçar. Fakat Ayrs olmadan elindeki bestenin de bir değerinin olmadığı çünkü kimsenin onu dikkate almayacağını bildiği ve hayallerine ulaşamadığı için hayatını sonlandırmaya karar verir.

Bu defa 1973 yılı San Francisco şehrine gidiyoruz. Latin kökenli, inatçı ve cesur bir gazeteci olan Luisa Rey’in, ABD’de kurulması planlanan nükleer tesisinin arka planındaki olaylara dahil olduğuna şahit oluyoruz. İktidarı karşısına alan Rey, ölüm kalım mücadelesi veriyor.

Hikaye, 2012 yılı sıradan bir Londra gecesinde, Timothy Cavendish adlı yaşlı bir yayıncının sahip olduğu yayın evi tarafından kitabı basılan Dermot Hoggins’in, kendisini yerden yere vuran bir eleştirmeni partide balkondan aşağı fırlatıp öldürdüğü skandal ile devam eder. Hoggins’in kitabı, hapse düşmesinin de etkisiyle İngiltere’de çok satanlar listesine girer.

Bu durumu öğrenen Hoggins’in belalı arkadaşları yayıncı Cavendish’ten 60.000 pound talep ederler. O kadar parası olmayan zavallı Cavendish, çaresiz bir şekilde kardeşinden yardım ister ancak bu durum onu kendi elleriyle imzaladığı bir izin belgesiyle huzur evine düşmesine sebep olur.

 

Filmin en can alıcı hikayesi, 2144 yılında Neo-Seul (Yeni Seul) şehrinde bulunan Papa Song adlı fast-food zincirinde günde 19 saat çalıştırılan fabrikant klonlarının anlatıldığı bölüm. Adeta bir köle işlevi gören bu klonlar, günün sonunda bir paket sabun tüketip uykuya dalıyorlar ve bu sayede hafızaları siliniyor.

Bu düzen, Sonmi 451 kod adını taşıyan klonun, Hae-Joo Chang isimli bir liderin yardımıyla uyandırılarak isyancı milislerin safına katılmasının ardından bozuluyor.

Bu eleştirel bilim kurgu hikayesinde, kapitalizmin ileri evresinde dünyanın dönüşmüş olduğu hal, Yeni Seul aracılığıyla tasvir ediliyor. Şehrin devamlı yukarı doğru, dikey biçimde gelişmesi bir tercihten çok, zorunluluğa bağlı olarak ortaya çıkıyor. Kapitalizmin tahrip ettiği ve neredeyse yaşanmaz kıldığı dünyada, okyanus seviyeleri tehlikeli boyutlara yükseldiği için şehrin bazı kısımları tamamen sular altında kalıyor. Orta sınıf neredeyse yok olup zengin ile fakirin arasındaki uçurumun derinleştiği bu dünyada üst sınıf, şehrin üst katmanlarında yaşarken, maddi gücü zayıf olan alt sınıf da şehrin sel riskiyle karşı karşıya olan kısımlarında kaderlerine terk edildiklerini görüyoruz. Bu öyküde, ekolojik bir eleştirinin yanında sınıfsal eleştirinin de hakim olduğunu anlıyoruz.

Son hikaye ise post-apokaliptik bir gelecek öngörüyor. Büyük Çöküş’ten sonra 106 yılında insanların en başa dönerek oldukça ilkel kabileler şeklinde, azınlık olarak yaşadıklarını görüyoruz. Ailesini geçimini sağlamak için tarımla uğraşan Zachry’nin, yeryüzündeki son medeni ırk olan ”Öngörülüler” den Meronym adında bir kadınla yollarının kesişmesi sonrası yaşadıklarına tanık oluyoruz. Sonmi adında bir Tanrıça’ya tapan bu kabilenin, hastalık ve düşman kabile ile başı beladadır.

Değişik zaman ve mekanlarda geçen altı hikayeyi hem duygusal hem de fiziksel bir biçimde birbirine bağlayan film, hayatlarımızın bize ait olmadığını ve her gün yaptığımız seçimlerin kaderimizi yeniden ve yeniden çizdiği mesajını veriyor. Tüm insanlığın ortak bir geçmişe ve yaşantıya sahip olduğundan benzer yaşamlarla olayların kendini sonsuz şekilde tekrarladığını izliyoruz. Bu döngü, yüzyıllar boyunca devam ediyor. Filmde, altı ana karakterin de vücudunun bir yerinde doğum lekesi olarak yer alan kuyruklu yıldız, bu mesajı destekleyen en önemli imge olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla bir yandan altı adet film izliyormuşuz gibi hissederken, diğer yandan bunun aslında tek bir amaca hizmet eden, tek bir film olduğunu anlıyoruz. Hikayelerin çoğunda yer alan aynı oyuncular, her türlü ırktan, cinsiyetten ve dönemden farklı kişilikleri canlandırıyorlar. Bunu, reenkarnasyon kavramına yapılan bir gönderme olarak da yorumlayabiliriz.

 

Farklı dönemlerde yaşanan benzer olayların merkezinde, insanların ”daha fazlası” için verdikleri mücadelenin olduğunu ve bu açlık hırsının insanlığın sonunu getireceğini filmin sonu ile anlamış oluyoruz.

Wachowski kardeşlerin elinden çıkıp sinemaya damgasını vuran Cloud Atlas’ın, neredeyse her türün alıcısına hitap eden görsel bir şölen olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here