Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
455

Büyük güç büyük sorumluluk getirir. Ve büyük sorumlulukların altından kalkmak esaslı bir takdiri hak eder. Bu iki cümle, senenin en sofistike işlerinden Big Little Lies’ın hikayesinin kısa özeti aslında. Jean-Marc Vallée yönetmenliğinde Nicole Kidman, Reese Witherspoon, Alexander Skarsgård, Laura Dern, Shailene Woodley ve Zoë Kravitz oyunculuklarını bir arada görmek dizi sektörünün bugün geldiği noktanın ihtişamlı bir delili. Ve tüm bu potansiyeli sonuna kadar kullanabilmesi de Big Little Lies’ı tüm zamanların efsane televizyon yapımlarından biri haline getiriyor. Halihazırda “En İyi Mini Dizi” de dahil 8 Emmy ödüllü Big Little Lies, geçtiğimiz günlerde de 6 adaylıkla Altın Küre ödüllerine de damgasını vuracağının sinyallerini vermişken bu olağanüstü yapımı incelemenin tam zamanı.

Big Little Lies, yüksek standartlara sahip okyanus manzaralı bir kasabada yaşayan “ayrıcalıklı” kadınların kompleks ilişki ağlarının içerisine yerleştirilmiş gizemli bir cinayet öyküsünü anlatıyor. Peki onu bu kadar özel kılan ne? Başarılı teknik detayları, muhteşem kadrajları, nefis soundtrack’i, özenli çekimleri mi? Ya da izleyiciye “bingewatch hipnozu” yapan sağlam senaryosu mu? Cevap aslında hiçbiri. Big Little Lies’ı bu kadar özel yapan onun ekranlarda görmeye alışık olmadığımız bir şeyi tüm çıplaklığıyla sunması: İstismarcı bir ilişkinin düşündüren bir portresi.

İstismarın merkezinde Nicole Kidman tarafından canlandırılan Celeste‘yi görüyoruz. Celeste geçmişin başarılı avukatı, şimdinin kendini çocuklarına adamış fedakar annesi. İlk bakışta Amerikan Rüyası‘nın ta kendisi: Muhteşem okyanus manzaralı evinde sağlıklı çocuklara ve kendisine tapan bir eşe sahip kıskanılan bir kadın Celeste. Ancak hikayemiz ilerledikçe bu parıltılı kabuk gürültüyle çatırdamaya başlıyor. Celeste evliliği için derinden endişeleri olan bir kadın. İlişkilerini “dalgalı” olarak tariflese de kelimenin tam anlamıyla “istismarcı” bir ilişkinin tam ortasında kalmış durumda. Alexander Skarsgård’ın canlandırdığı karizmatik eş Perry, Celeste’ye bazen “tanrıça gibi” davransa da sıklıkla “sahiplenici ve kontrolcü” eksene demir atmış durumda. Çok çabuk saldırganlaşan Perry, eşine sistematik olarak duygusal, fiziksel ve cinsel şiddet uyguluyor. Bu noktada Celeste ise geleneksel kurban prototipini kıran ve “kendini korumak” olarak adlandırdığı fiziksel şiddetin karşılığını da vermekten geri durmayan bir karaktere bürünüyor.

Çiftin kavgaları şiddet dozu yüksek bir cinsel birleşme ile sonlanıyor. Bu noktada seyircinin ve aslında Celeste’nin de kararsız kaldığı bir alan yaratılıyor: Celeste bu kavga sonrası cinsel birleşmelerinde gerçekten Perry’i arzulayarak mı birlikte oluyor yoksa mecburen olayın ritüelize edilmiş akışına uyum mu sağlıyor? Bu ritüel cinsel birleşmeyle de bitmiyor. Perry tüm bu silsileyi takiben eşine özürler ve hediyeler vaat ediyor ya da bir başka deyişle morluklarını mücevherlerle taçlandırıyor.

Big Little Lies’ın tartışmasız en güzel sahnelerine de konu bu noktada geliyor aslında. Halinden hoşnut olmayan Celeste ve klasik “saldırı sonrası balayı”nda Celeste’nin isteklerine itiraz etmeyen Perry aile terapistinin kapısını çalıyor. Bu görüşmeler gerçekten istismarcı ilişkinin yansımalarına terapistle birlikte bizim de şahitlik etmemizi sağlıyor. İlk terapide Celeste ilişkilerinden bahsederken çoğul konuşuyor ve sıklıkla Perry’e bakışlar atarak onayını bekliyor. Olayı anlatırken asla Perry’i suçlamıyor ve meselenin “her ikisinin de sahip olduğu”nu özenle belirttiği öfke kontrol problemi olduğunu açıklıyor.

Aslında ortada kontrol edilmesi gereken bir öfke halihazırda var, ama iki değil bir tane. Big Little Lies bize aile içi şiddetin tanımını da tekrardan vurguluyor: Partneri üzerinde egemenlik kurmak ve yaşamının tamamında sınırsız bir kontrole sahip olmak isteyen sorunlu bir kişiliğin yarattığı empati yoksunu saldırganlık şeması.

Bu noktada Celeste’nin yaşadığı sistematik şiddeti kabullenmek istememesine şahit oluyoruz. İkinci terapi seansına yalnız başına geldiğinde, terapistin istismara dair sorularına ısrarla “her ikisinin de olaylardan eşit derecede sorumlu olduğu” kalıbını ekleyerek cevaplıyor Celeste. Ve “Burdaki kurban ben değilim.” diye ekliyor. Bu noktada kafalar karışıyor. Celeste’nin bu ısrarlı davranışının altında yatanın ne olduğunu düşününce ortaya iki seçenek çıkıyor. İlki Celeste’nin şiddete uğrayan bireylerin zayıf, bağımlı ve aciz kişiler olarak yaratılan sorunlu sterotipi içselleştirmiş olma ihtimali. İkincisi ise daha çarpıcı bir seçenek, Celeste’nin istismara uğradığını düşünmemesi. Peki hangisi doğru? Aslında ikisi de. Sistematik bir şekilde aile içi şiddete uğrayan kadınların “normal” bir ilişkinin nasıl olduğunu bil(e)memesi ikinci seçeneğin de Celeste’nin zihninde oluşma ihtimalinin yüksekliğine işaret ediyor.

Celeste bu terapide bir başka istismar dinamiğine de işaret ediyor: Perry’nin kendisine sık sık söylediği “olanların sebebi sensin” sözü. Sıklıkla istismarcı partnerlerin olduğu gibi Perry de bir “yansıtma” ustası. Bunun canlı örneğini gördüğümüz çarpıcı bir sahne de izliyoruz ilerleyen aşamalarda. Celeste’nin çocuklarıyla “babasız” bir şekilde eğlenmeye gittiğini öğrenen Perry, Celeste’nin boğazını sıkıyor. Celeste’nin canının acıdığını söylemesine cevaben söylediği cümle ise bu yansıtma pratiğinin taçlandığı an oluyor: “Sen benim canımı ne kadar acıttığını biliyor musun peki?”

Devam eden terapi seanslarında ilk defa Perry’nin itiraflarda bulunduğunu izliyoruz. Perry öfke patlamalarının sebebi olarak Celeste’yi kaybetme korkusunu gösteriyor. Güven problemleri olduğunu ve impulsif davranışlarına bunu yol açtığını söylemesi bize ne hissetirmeli peki? Perry’nin söylemini yüzeysel anlamda “pişmanlık” olarak yorumlamak büyük bir hata olacaktır. Aslolan bunun üstü örtük bir manipulasyon olduğu. Perry’nin repliklerde vermek istediği mesaj şu: Beni seviyorsan bana bunu ispatlamalısın, aksi halde yaptığım her şeyin haklı bir sebebi var.

Tüm bu akışta dikkati çekilmesi gereken bir nokta da Perry’nin bizi süreç içerisinde şaşırtması. Seyirci ona bilenmeye fazlasıyla hazırken, terapiste ilişki sorunlarını “şiddet” olarak ifade edenin Celeste değil o olması ve çocuklarıyla çok iyi anlaştığı sayısız anlar şiddet uygulayıcılarının karikatürizasyonundan ziyade derinliği olan bir karakter olmasına izin veriyor. Peki bunun önemi ne?

Perry bize korkutucu bir gerçeği gösteriyor: Şiddet uygulayıcıları gölgelerin arasında yaşayan karanlık canavarlar değil. Tutkuları ve hisleri olmayan adamlar da. Perry, şiddet uygulayıcılarının başarılı, eğitimli, yakışıklı sevgililer/eşler/babalar olabileceğini tüm acımasızlığıyla kanıtlıyor.

Şahit olduğumuz bir başka çarpıcı gerçek daha var. Celeste bize aile içi şiddete uğrayan kadınların neden “çekip gidemediği”ni de gösteriyor. Şiddete uğrayan bireylerin yaygın bir tepkisi olarak var olanı korumaya çalışıyor Celeste ve aslında birçok kadının yaptığı gibi hedefini “ilişkiyi bitirmek”ten ziyade halihazırda var olmuş güzel anılarına odaklanarak “şiddeti bitirmek” olarak seçiyor.

Sözün özü, Big Little Lies’ı sevmek için onlarca sebep sayabiliriz ama bunların arasında biri var ki onu bu kadar özel ve kıymetli kılıyor: Big Little Lies aile içi şiddetin ve eşler arası istismarın ekranlardan uzak tutulan ince ayrıntılarına ve alabildiğine kompleks dinamiğine içten ve sahici bir bakış açısı sunuyor. Yaşamın temel dinamiklerine bu katmanlı perspektiften bakıyor olması bile onu ikonik bir yapım olarak adlandırmamız için yeter de artar bile.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
455

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here