Radiohead’in solisti Thom Yorke ve ünlü aktör Benedict Cumberbatch bir araya geldi ve dostluklarının başlangıcından kendi hayatlarının en ince ayrıntılarına kadar konuştukları bir röportaj yaptılar. Röportajı tamamen Türkçe olarak aşağıda bulabilirsiniz.

T.Y: Soracağım soruların bir sırası yok. Yaklaşımım biraz rastgele olacak. Biraz Just Seventeen(bir İngiliz gençlik dergisi) dergisi gibi. Aslında 19 yaşında Darjeeling’deki manastırda verdiğin eğitimle başlamak istiyorum. Nasıl bir deneyimdi?

B.C: Manastır Darjeeling’in hemen dışında sürgün edilmiş bir Tibet topluluğundaydı. Kurs veren beş öğretmenden biriydim. Sıra dışı ama biraz izole bir deneyimdi.

T.Y: Bunu ne kadar yaptın?

B.C: Beş ay kadar. Uçak parasını ve kursun parasını karşılamak için yarım yılımı garip işlerde çalışarak geçirdim. Verdiğiniz eğitimin karşılığını para ile değil deneyim kazanarak alıyorsunuz. Etrafın keşişler ve yaşamlarıyla çevrili. Küçük bir manastırdı ve en üst katı tapınaktı. Nemli ve kocaman örümceklerle dolu olan en alt katta yaşıyordum. Sanırım yağmur sezonunun sonlarıydı; tam hatırlamıyorum ama soğuktu. Ve manastır çok yukarıda olduğu için camı açtığın anda bulutlar çalışma masamın üstünde donuyordu. Doğa olduğu gibiydi ve bu inanılmaz derecede güzeldi, tıpkı doğa, felsefe ve oradaki rahiplerin yaşama şekli gibi.

T.Y: Görünüşe göre sadece orada olmak sana çok şey katmış. Bunun için fazladan bir çaba sarf etmene gerek kalmamış.

B.C: Aynen öyle. Keşişlerin kişiliği bütün derslerden daha etkiliydi.

T.Y: Bu en iyi öğrenme yolu, değil mi?

B.C: Öyle. Sonuna doğru keşişlerin nasıl ve niçin ritüel yaptıklarını ve bunu kendi başıma nasıl yapabileceğimi delicesine merak ettim. Kendime “Bu dünyayı nasıl daha iyi anlayabilirim?” gibi sorular sormaya başladım. Kurstan sonra da öğretmenlerden biriyle iki haftalık bir inzivaya çekildim.

T.Y: 19 yaşındaydın ve günde kaç saat boyunca kendini oturmaya zorladın?

B.C: Saatlerce. Günde sadece dört saat uyuyor ve yemek yiyordum. Genelde yahni, lapa ve belki birazcık türlü yiyordum. İnzivanın meditasyon kısmı çok zordu. Keşişlerle birlikteydik ve Tanrım, çok disiplinliydiler. Rahiplerin odaklanmanı, meditasyonunu, pratiğini yönlendirecek ve aydınlanma yoluna başlamana yardımcı olacak öyküleri, araçları ve kıssaları vardı. Kendi içlerine biraz kapalılardı. Aramızdaki Batılıların içinde gergin olanları ve etrafa gözlerinin ucuyla bakış atanları vardı. Bizi gözetleyen kişi buna kendimizi adadığımızı gördü ve bunun çok fazla olduğunu düşündü. Bizim meşgul zihinlerimiz gerçekten bastırılmış olmalıydı. Ama bu bir şeylere başlamak için bir şanstı. Bu deneyimi edindiğim için çok minnettarım.

T.Y: Beni şaşırtan şey, 19 yaşındaki çocukların bu tarz şeylere dahil olması. Eğer ben o yaşta bunu yapmış olsaydım büyük ihtimalle kaçar ve alkol ya da sigara gibi bir şey bulurdum. Başka bir şekilde ifade edecek olursam senin o yaşta böyle deneyim yaşamış olmanı kıskandığımı söyleyebilirim çünkü muhtemelen bu deneyim sana başka bir yaşamın yolunu açmış.

B.C: Benim için çok büyük bir şeydi. Öğretmenimin alçak gönüllüğünü gerçekten unutamıyorum. Bize dedi ki, “Kendi kendinizi cezalandırmayın. İngiltere’nin kuzeyindeki bir üniversitede öğrenci olacaksınız. Deneyim edinmeli, eğlenmeli ve kendinizi yargılamamalısınız. Pişmanlık ve suçluluk duygusu içinde yaşamayın.”

T.Y: 19 yaşımdayken birinin bana böyle şeyler demesi için neler vermezdim ki! (Güler)

B.C: 19 yaşında sen neler yapıyordun? Bir arayış içinde miydin?

T.Y: Lise bittikten sonra bir yıl ara verdim. O süre boyunca boktan işler yapıyor, demo kaydetmeye yetecek kadar para kazanıyor ve onları yolluyordum. Ve sonra bütün bunlardan sıkıldım, Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne gittim ve hayatım tamamen farkı bir yöne yöneldi. Sanat okulu aklımı başımdan aldı çünkü ilk defa yaratıcı insanların arasında yer aldım ve bir yere ait olduğumu hissettim. Fakat zaman içinde sahip olduğum hırs ve takıntı beni zayıflatan bir hal aldı. O zamanlar beni yanına alıp benle ilgilenecek biri gerçekten çok işime yarayabilirdi.

B.C: Anlıyorum, ben de sonrasında tamamen zıt bir yöne yöneldim. Tam bir parti canavarına dönüştüm. Çok büyük bir kaza geçirdim. Sağlığım kötüleşti. Bunların sadece üstesinden gelmeye çalışıyordum.

T.Y: Hiç, bir süre ara verip hayatta gittiğin yönden bir süreliğine ayrılıp ayrılmadığını merak ediyorum. Bunu sormamın nedeni, ben kendi hayatıma devam ederken hiçbir zaman bundan başka bir gidişat görmememdir. Bunu bedenimin içinde değilmişim gibi hissettiğim güne kadar hiç düşünmemiştim. Bir araba kazası yaptım ve uzun bir süreliğine durmam gerekti. Sonrasında meditasyon yapmaya başladım. En sonunda oturduğum anda, kendimi geri çekilmiş buldum ve bu birinin kafama radyo yerleştirip sesini sonuna kadar açması gibiydi. “Aman Tanrım!” der gibiydim.

B.C: Durup bunu dinlediğinde ses çok yüksektir. Çünkü her zaman bunun akışı içinde yer aldığın için, en yüksek sesli olanı veya en negatif olanı seçiyordun.

T.Y: Stüdyo içinde otururdum ve ne zaman çalışmaya başlasam sesler bana “Bunu yapamayacaksın, öbürünü de yapamayacaksın.” demeye başlardı, bu yüzden durmak zorunda kaldım. Bunu çözmek zorundaydım.

B.C: O açıdan ben de kesinlikle kırılmalar yaşadım. Ve o zamanlar üstünde olduğun hayat gidişatından çok etkilendim. Kayıt şirketlerinin bitmeyen istekleri ve tüm bunlar… Birçok yönden, yavaş bir gidişatta olduğumu düşünüyorum. Bu üstünde çalışmam gereken bir şey: gerçekten önemli olanı diğerlerinden ayırmak, başkalarının ne düşündüğünü kafaya takmadan enerjiyi saklamak. Demek istediğim, hiçbir şey seni bütün bunlar için hazırlamıyor.

T.Y: Ama aynı işin içinde olan ailen vardı.

B.C: Bu, bayağı etki etti. Onların yaşam deneyimleri benimkilerden farklı olmasına rağmen… Çocuk oyuncu değildim: Onlarla birlikte aynı yolda seyahat etmedim. Ama onların dünyasını inceledim, bu yüzden belli bir dereceye kadar neye dahil olduğumu öğrendim. Ve benim için sürekli destek kaynaklarıydılar. Yaşamdaki en büyük motivasyonum onları gururlandırmaktı. Ama bu bile belli bir noktada durmalı.

T.Y: Bir film çıkmak üzere, The Current War, Tesla ve Westinghouse arasındaki çekişmeyi konu alan bir film. Grup arkadaşım Ed(O’Brien)’in 5 yıl önce bunun hakkında bir kitap okuduğu zaman takıntı yaptığı bir konuydu.

B.C: Harika insanlar, iletişim eksikliği ve egolar ile ilgili. Bütün ortaklıklardan çok farklı olabilecek bir ortaklık fırsatının kaçırılması olarak sonuçlandı.

T.Y: Tesla kazansaydı çok farklı bir dünyada yaşıyor olurduk.

B.C: Ama New York’ta dışlanmış biriydi. İnsanlar onun Sırp aksanını anlamadı. Kâhin gibi konuşuyor olması da bu duruma yardımcı olmadı. Zihninin içinde formüle ettiği şeyler hakkında konuşuyordu ama bırakın iletişimi enerjinin kablosuz aktarımı hakkında modeli yoktu. Geleceği gören bütün kişiler gibi, bunu formülleştirmeyi mevcut durumun bütün kısıtlamalarının ötesine geçerek yapmaya cesaret eti. Tarihin iğrenç derslerinden biri bu insanları sadece bizden farklı oldukları veya yabancı oldukları için çoğu zaman görmemezlikten gelmemizdir.

T.Y: Ama bazı fikirlerini gerçekleştirdi, değil mi?

B.C: Çalışmaları hala yaşamımız üstünde oldukça etkili. Ve gerçekten yaptığı bütün çalışmaları unutacağım. (İkisi de güler) Şüphesiz, en sıra dışı insandı, Westinghouse en insan olanı ve Edison ise en kusurlu olanıydı. Elektrik akımının kontrolünü anlamaya çalışan üç insan vardı: Edison mal sahibiydi; Westinghouse arkadaşlık bağları kurmaya çalışıyor ve sistemini piyasaya sürmeye çalışıyordu; Tesla Edison için çalışıyordu, Edison Tesla’nın tavsiyesini dinlemedi ve Westinghouse’a gidip onunla bir ilişki kurdu. Tesla da Westinghouse’a patentlerini verdi. Gerçek bir trajedi olabilirdi.

T.Y: Evet, sıra şimdi salak sorularda! “Just Seventeen” zamanı. Hayır demek konusunda iyi misin?

B.C: Hayır.

T.Y: (Güler) İyi bir sürücü müsün?

B.C: Bence çok iyi bir sürücüyüm. Görünüşe bakılırsa, trafik hiddetinin en büyük nedeni arabalardan kaynaklanan bir çeşit üstünlük kompleksi.

T.Y: Arabada müzik dinlemek en güzeli.

B.C: Aynen öyle. Sizin albümünüz “A Moon Shaped Pool”u arabayla sizin memleketinizin oradan geçiyorken ilk defa dinledim.

T.Y: Tam yerinde olmuş!

B.C: Fevkaladeydi! İlk defa dinlemenin güzel bir yoluydu.

T.Y: Kesinlikle araçlar için yazılmıştı. Peki, başka biri: Kolay güvenir misin?

B.C: Evet.

T.Y: Zorundasın, değil mi?

B.C: Bazen evet, bazen hayır. Bazen gazeteciyle bir konuşma sırasında –normalde asla konuşmadığın hatta en yakın arkadaşlarından biriyle bile konuşmadığın şeyleri cevapladığın zaman- biraz günah çıkarıyormuş gibi oluyorsun ve dediklerinin nasıl anlaşılacağından emin olamıyorsun. Bu gazeteciler ne kadar kaprisli olursa olsun, arkalarında editörler ve politik eğilimleri olan yayıncılar var. Bu da kabaca demek ki; onlar sizin dediklerinizi zaten önceden yazdıkları bir makaleye uyduracaklar. O yüzden kelimelerinizi seçerken çok dikkatli olmanız lazım. Bu bana hala zor geliyor, basınla uğraşan herhangi biri de bunu söyleyebilir. Şu an bir arkadaşla konuşuyorum ve bu yüzden bu yaptığımız güzel. Ama bazen bir kahve ve arkadaş canlısı bir gülümseme ile bir anda dediklerimin okunacağını düşünmeden konuşmaya başlıyorum.

T.Y: Peki peki, o zaman biraz ileri gittiğini düşündüğümde duracağım. Olur mu?

B.C: Lütfen dur evet, teşekkürler.

T.Y: Kendiliğinden şapşal mısındır?

B.C: Kendiliğinden şapşal olmak sahip olduğumu pek sanmadığım bir özellik.

T.Y: Sorunlardan kaçar mısın, yoksa durup onlarla yüzleşir misin?

B.C: Bazen olaylara çok ani duygusal reaksiyonlar veriyorum ve bazen hiç düşünmeden söylediğim şeyler oldu. Çok duygusal olmak karar mekanizmamı köreltiyor.

T.Y: İnsanlara söylediğin şeyler üzerine mi söylüyorsun bunları?

B.C: Söylediğim şeylerin sağlıklı olandan çok daha hızlı yayıldığı durumlar için. Tek konuşanın ben olmasını çok isterdim. Ama insanların bize soru sorduğu konumlardayız; yaptığımız işten çok daha fazlasını bilmek istiyorlar. Ve üzerine hiç konuşmadığım konulara kadar gidebiliyor, ya özel hayatım çok ince ayrıntıları ya da net fikirlerimin olduğu konular gibi. Bence yapılacak en iyi şey-bu insanların benden çok daha bilge olduklarını öğrendim- işini çok iyi bir şekilde kapalı kapılar ardında yapmak.

T.Y: Ne zaman herhangi bir manevi duruşun olsa kovulursun.

B.C: İnsanların ortasında bağırıp söylediklerinden yargılanmayı takmayacak bir sürü insan da var. Ve böyle olarak çok iyi yapıyorlar -gerçek, ayakları yere basan, hayat değiştirici seviyede bir iyilik. O yüzden bence biraz dengeli olabiliyorum.

T.Y: Bence ne yapmayı seçersen seç, kendini geri kalan şeyleri yapman için yeteneklerine zarar verirken bulamazsın. Ben kendimi çok defa bu tarz durumların içinde buldum.

B.C: Ustaları oynadım diye kendime usta diyemem. Çok az şey hakkında az şey biliyorum. Ama kendini bir şeyler söylemeye sürüklenirken bulmamak çok zor, özellikle de işle ilgiliyse.

T.Y: Hazır işten bahsediyorken, herhangi bir rol alıp “Bunu yapamayacağım” deyip bırakmak istediğin bir noktaya geldin mi?

B.C: Çok defa. Ama başarısız olmazsınız, asla daha iyi olamazsınız. Ve bunlar net başarısızlıklar değildi, girişimdiler, ama onlarda doğru olmayan çok şey vardı. Sahnede oynadığım ilk oyun harika bir yönetmen ve harika bir ekiple oynadığım harika bir oyundu. Ama bir türlü karaktere giremedim ve kendimi çok zorladım.

T.Y: Sadece provalarda mı yoksa sahnelemeye başladığında mı?

B.C: Sahnelemeye başladığımızda. Kendimi kaybolmuş gibi hissettim. “Rhinoceros” isimli bir oyundu. Adını söylemek pek umurumda değil çünkü bundan önce de bahsettim. Başarısız olmamın bir sebebi zihnimin başka bir yerde olmasıydı. O zaman pek hazırlıklı olduğumu sanmıyorum. Doğru bir şekilde oynayacak kapasitem yoktu. Oynaması çok zor bir oyun ve inanılmaz zor bir karakter. Ve asla doğru yaptığımı hissetmedim. Bunun yanı sıra, Hamlet de aynıydı. Ama prodüksiyonla ya da başka bir şeyle alakası yok. En zorlayıcı kısmı onu arka arkaya her gece oynamak zorunda olmaktı.

T.Y: Bu tanıştığımız zaman! Senin giyinme odana geldiğimi hatırlıyorum ve sesin neredeyse gitmişti, 4 haftadır performanslar ve tiyatro matineleriyle uğraşıyordun, değil mi?

B.C: Sekiz matinelik haftalardı.

T.Y: Bu tamamen duygusal olan şeyi tekrar tekrar yapıyordun. Yere yatıyor, sabah kalkıyor etrafa koşuşturuyor ve bunların hepsini tekrarlıyordun. Ben olsam delirirdim.

B.C: (Güler) Hayır, delirmezdin. Eğitim bana bunun üstesinden gelmek için gereken şeyleri verdi. O büyüklükte bir prodüksiyonda ve sahnede sesini en üst kalitede, mükemmellikte tutmaya zorluyor kendini insan. Yaptığım şeyler -mekikler ve sınavlar- vücudumu fit tutmama yardım etti. Hamlet oyunu üç saatlik bir kardiyovasküler çalışmaydı, ki zihinsel zorluğundan ve ruhunuzu nasıl alt üst ettiğinden bahsetmiyorum bile.

T.Y: Çok etkilenmiştim. Ben zaman sınırlarından şikâyet ediyorken, seni kendini işine adamış bir adam olarak görmüştüm. Senin için birkaç tane daha Just Seventeen tarzı sorum var. Hiç terliğin var mı?

B.C: Evet, bir sürü.

T.Y: Okuma gözlüğün var mı?

B.C: Hayır, ama uzağı göremiyorum. Konser ya da film izlerken gözlüklere ihtiyacım oluyor. Bir hipster yapmacıklığı göstermek istemiyorum; gözlerim gerçekten bozuk. Ama hayatım o kadar gülünç ki: Kontakt lens için gerekli testleri yaptırdım ama hala optiğe gidebileceğim boş bir yarım gün bulamadım.

T.Y: Evin içinde repliklerini mırıldanarak gezer misin?

B.C: Tabii ki.

T.Y: Bunu kız arkadaşım da yapıyor.

B.C: Gerçekten ezberlemenin tek yolu, tabii yanınızda sizinle beraber repliklerin üzerinden geçebilecek biri yoksa.

T.Y: Evde yürürken bir konuşma sesi duyuyorum ve kendi kendime “Bu neyin nesi yahu? Ah, kendi repliklerini çalışıyor!” diyorum. (Güler) Bana anlaşılmaz gelen, bilinmeyen bir dilde konuşuyor.

B.C: Kız arkadaşın başkalarının repliklerini de kendisininmiş gibi tekrar ediyor mu? Benim babam yapardı. Babanın kendi kendine konuşmasını duymak tuhaf bir şey.

T.Y: Evet yapıyor. Gülmeyi ya da ağlamayı da deniyor musun? Aklımda Benedict’in lavaboda “Ha, ha, ha, ha” diye gülerken bir görüntüsü oluştu.

B.C: Büyük olasılıkla tuvalette ağlamışımdır. Yine de yapmamayı deniyorum. Çünkü evimde babalarının tuvalette izole bir şekilde ruh hali değişikliği yaşamasından rahatsız olacak insanlar var. Bence bu tarz şeyleri kapalı bir alanda yapabilmek önemli. Kendi hayatınızın değil de karakterinizin geçmişini ve onu tetikleyecek şeyleri bulmanızı sağlıyor. Çünkü böyle şeyler kontrolden çıkabilir. Vücutta olanlar baz alındığında ağlamak ve gülmek benzer aktiviteler. Diyaframda oluşan hareketler oldukça benzer. Bir müzisyen gibi sesinizi alıştırmak için arada bir yapmanız gerekiyor.

T.C: Egonla olumlu bir ilişkin mi var? Bilirsin, yapman gereken şeyleri yapman için, sana gereken şeyi veren içindeki o küçük parça… Ama bazen dikkatli olmazsan bir şeyleri kontrol etmeye başlayan o parça…

B.C: Çok güzel bir şekilde açıkladın. Ve evet, bence dengeyi buldum. Ama bazı zayıf noktalarım da yok değil. Bazen benimle değil de başka insanlarla ilgili olan şeylere dair duygusal cevaplar verebiliyorum.

T.Y: Çalışma ruh halindeyken mi oluyor bu?

B.C: Evet. Bu üzerinde çalışmam gereken bir şey: Gerçekten önemli olanı ayırt etmek ve enerjini diğer insanların düşünceleri hakkında endişelenerek harcamamak.

T.Y: Eve iş götürür müsün?

B.C: O kapıdan içeri girdiğimde, her şey evle ilgilidir. Eğer bunu yapmazsam kendimi tek bir şeye harcarım beni seven insanlara zarar veririm. Ve bu, işe de zarar verir.

T.Y: Bir daha tiyatro oyununda sahne alacak mısın?

B.C: Çok uzak olmayan bir tarihte buna dair planlar var. Ama bu sene değil.

T.Y: Kendin bir şeyler yazar mısın? İçimde sanki yazıyor da kimseye göstermiyormuşsun gibi bir his var.

B.C: Kesinlikle haklısın! Ama bunlardan bir roman ya da senaryo oluşturabileceğimi sanmıyorum. Çok düzenli aralıklarla yazmıyorum.

T.Y: Yazdığın şeyler hakkında ne düşünüyorsun?

B.C: Yazdıklarım bayağı kötü. Genellikle “Bu kimin için?” diye düşünüyorum. Bazen bir günüm ya da hayatımla ilgili oluyor ya da kurgu. Bazen de hatırlamak istediğim şeylerle ilgili oluyor. Ya da çok kötü bir Fransızca ile bir şeyler yazıyorum.

T.Y: Fransızcan iyi mi?

B.C: Hayır, hiç değil. Ama öğrenmeyi çok istiyorum. Bir gün Fransızca rüya görmeyi çok isterim. İtalyanca ve Fransızca öğrenmeyi çok istediğim iki dil.

B.C: İtalyanca “öpücükler” ne demek? Hatırlayamadım.

T.Y: Baci, baci.

B.C: Baci, baci.

T.Y: Baci, Cumberbatch-y

B.C: Bu çok Just Seventeen tarzı oldu. Lütfen yapma.

T.Y: Öyle bitirdiğimizi hayal edebiliyor musun?

İngilizce aslından çevirenler: Uras Kargı ve Altayhan Dilek