Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
10163

”Bazı insanları sebepsiz seversin. Bazılarına bin sebep arar, yine sevemezsin.”

Müzisyen ve edebi kimliği dışında hayatı yaşayış biçimiyle ve bol küfürlü diliyle de akıllarda kalan, hicvin sivri dilli sarhoş ustası; Neyzen Tevfik. Asıl adı Tevfik Kolaylı olan Neyzenin ilginç hayat hikayesi  24 Mart 1879 yılında Bodrum’da başlıyor. Babası sanatsever, aydın düşünceli ayrıca nükteci bir öğretmen olan Hasan Fehmi Efendi kuvvetli bir hafızaya sahipti. Bir gecede Kur’anı iki kere hatmetti.

Tevfik’in ney merakı çok küçük yaşlarından itibaren başladı ve bu aşkı, ölene kadar onu yalnız bırakmadı. 7-8 yaşlarındayken  Bodrum’un Tepecik kahvesinde babası ile oturdukları sırada çevreden duyulan ses Tevfik’in ilgisini çekmiş. Babası, “Bunlar dervişlerdir oğlum, ney çalıyorlar…” demiş ve Tevfik’in neyle tanışıklığı bu şekilde olmuş. Şiire ilgisi de aynı yaşlarda başlayan Neyzen çocukluk günlerini şöyle anlatır:

”Yedi yaşında ya var, ya yoktum. Köyümüze saz şairleri gelmişti. Bir gece bunları dinledim. Esasen Kan Kalesini, Kahraman Kat ili, Arzu ile Kanberi, Tahir ile Zuhreyi, Leylâ ile Mecnunu dinlemiş, bunlardaki beyitleri ezberlemiştim. İşte şiir söylemek zaman böyle derlerdi hevesi, saz şairlerini dinlemek ve bu kitaplardaki beyitleri ezberlemekle başladı.”

Babasının tayiniyle Urla’ya taşındıktan sonra Kazım Bey’den ilk ney derslerini almaya başlayan Tevfik, sara hastalığı ile de bu sıralar tanıştı. Geçirdiği nöbetler onun ney aşkına engel olmasa da ailesi bu durumların onun öğretim hayatına engel olmaması adına ney derslerine son verdiler. Hastalığı devam edince annesi onu İstanbul’a götürüp doktorlara ve hocalara gösterse de bir çare bulamadılar. Daha sonra o zamanın ünlü hekimlerinden olan Pepo’ya götürüldü. Musevi doktorun “Bu çocuk ney’e meraklı ise bırakınız, onunla meşgul olsun, üstüne düşmeyin!” tavsiyesinden sonra hayattaki en büyük tutkusuna tekrar kavuştu.

Urla’ya dönüşüyle “Kavuştu âşık-ı şeydâ o yâr-ı cânâna yine!” mısrasını kaleme alan Tevfik burada bağlama, tambura ve cura çalmayı da öğrendi. Tevfik’i babası sonraları İzmir’e götürerek Mevlevi şeyhi Nureddin efendiye teslim etti. Sanatını İzmir Mevlevi Dergâhı’na ve çalgıcı kıptilerin meclislerine devam ederek ilerletti. Burada Türkçe’nin yanı sıra Arapça ve Farsça dersleri aldı. Hem hocası hem arkadaşı olan Şair Eşref ona hicvin kapılarını da açtı ve ilk şiiri 30 Nisan 1898’de 18 sayılı Muktebes dergisinde yayınlandı. “Urla mekteb-i rüştiyesi muallim-i evveli Hasan efendinin mahdumu Tevfik” imzasını taşıyan gazeli şu şekildeydi:

“Dilşikârim! Sen esir ettin dil-i nâşâdım!,
Şivekârım! Levha-i hüsnün gönül sayyâdı mı?
Düştüğün gündenberi gafletle hüsnün damına,
Eyledin eflâke i’lâ âhımı, feryâdımı…
Hançer i hicrine cânâ sinemi çâk eyledin,
Aşık incitmek acep cânânlarm mütâdı mı?.
Gözlerin mir’ât-ı İskender gibi yaktı beni
Tiği çevrin etti virân hane-i âbâdımı..
Hak seni Tevfik ‘e mazhar eylesin ey bivefâ!
Eyledi aşkın perişan fikr-i istidâdımı… “

Sanat ve ilimle yetişen Tevfik 20 yaşına geldiğinde hem bir neyzen hem de bir şair olarak adını duyurmaya başlamıştı.

Aynı yıl babası tarafından İstanbul’a gönderilen Tevfik, Fethiye Medresesine yerleştirildi. Okuldan çok Galata ve Kasımpaşa Mevlevihaneleri vakit geçiren Neyzen 1902’de Bektaşi dervişi oldu. Bunun sonucu “Mey’de Bektaşi göründüm, Ney’de oldum Mevlevi; Meşrebim Molla-yi Rumi, mezhebim Bektaşîdir” demiştir.

Aynı dönemler Mehmet Akif Ersoy’la tanıştı ve ondan Arapça ve Farsça dersleri aldı. Mehmet Akif’te ondan ney çalmayı öğrenmeye çalışmış fakat parmakları uzun ve kalın olduğu için gerekli yerlerde hızlıca ney deliklerini açıp kapayamadığından bu hevesinden vazgeçmiştir. Hatta bu konudaki üzüntüsünü dizelerle dile getirmiştir: “Heyhat! Söndü şevkim, şevkimle ben de söndüm; Hanlarda sürüne sürüne Aşık Garib ‘e döndüm!..”

Mehmet Akif’i hocası olarak gören Neyzen bir şiirinde onun için şöyle der: “Adam etmek — çün beni pek çok yorulmuştur bı zât.
Kalmışım ruhumla minnettarı mâdâm-ül hayat.”

Bu dönemlerde İbnül’emin Mahmut Kemal İnal, Tevfik Fikret, Ahmet Rasim, Hacı Arif Bey, Tanburi Cemil Bey ve Udi Nevres ile dostluklar kurar. Köşk, yalı ve konaklara çağrılan meşhur bir neyzen olduğu zamanlardır.

1900 yılında ise Hâfız Âşir Bey’le bir plâk doldurma işine girişti. Neyzen’in sarhoşluğu yüzünden güçlükle doldurulan plâklar yine de basılıp piyasaya verildi. (Bu plakların sayısı daha sonraları basılan Azâb-ı Mukaddes kitabının ön sözünde belirttiğine göre yüze yakındır.) Bu dönemler kendisiyle aynı görüşte olan arkadaşlarıyla bir araya gelip istibdata karşı düşüncelerden bahsediyorlardı. Ziya Şakir’in Jön Türkler’le ilgili düşüncelerini öğrenip onu ihbar etmesiyle tutuklanan Neyzen 15 gün kadar gözaltında tutuldu. Serbest kaldıktan sonra kendini Beyoğlu meyhanelerine atan Tevfik siyasi baskılara ve yönetimin sıkılığına daha fazla dayanamadı ve Şair Eşref ile birlikte 1902’de Mısır’a gitti.

”Uzun derbederlik hayatımda, o kaldırımdan bu kaldırıma; o kapıdan bu kapıya; o diyardan bu diyara; ney’im ve mey’imle bir kuru yaprak gibi savruldum.”

Mısır’da geçirdiği günler hakkında pek çok efsane bulunsa da bir arkadaşı ile Neyzenler Kahvehanesi açarak işletmeye başladığı, geçimini neyi ve şiirleriyle sağlamaya devam ettiği, Özbekiye Saz Bahçesi’nde plaklar doldurduğu biliniyor. Alkolün etkisiyle bir buluşmada silahını ateşlemesiyle ve duruşma esnasında da yargıca “haksızlık yapıyorsunuz” demesiyle altı ay hapse mahkum edildi, fakat bir buçuk ay sonra özgürlüğüne kavuştu. Aynı zamanda Eşref’in çıkardığı Deccal Dergisi’nde yayımlanan ve II. Abdülhamit’i yeren bir şiiri nedeniyle idama mahkum edildi ve bir süre Bektaşi tekkelerinde gizlendi.

II. Meşrutiyetin ilanından sonra İzmir’e dönen oradan da İstanbul’a geçen Tevfik, Ferah Tiyatrosu’nda sahnelenen “Sabah-ı Hürriyet” adlı oyunun İttihat ve Terakki tarafından yasaklanması üzerine yaptığı konuşma yüzünden yine tutuklandı ve kısa bir süre sonra serbest bırakıldı.

1910 yılında annesinin isteğiyle, babasının ve kardeşi Ahmet Şefik’in onaylamadığı Cemile Hanım’la evlendi. Kızı Leman’ın doğumundan üç ay sonra ise evlilikleri bitti.

I. Dünya Savaşı yıllarında Muhtar Paşa’nın emri altında mehterbaşı olarak askerliğini yaparken Paşayla kavga etmesiyle askerden atılsa da devamlı olarak geri getirildi. Daha sonra harbiye nazırı Enver Paşa’nın yalısında mehter takımının verdiği konserde ilgi çeken Tevfik, davetli olarak gittiği Romanya’da  piyano eşliğinde bir konser verdi.

Şair 1919 yılında ilk kitabı Hiç‘i yayınladı. 1924 ise arkadaşı Hasan Sâit Çelebi ile yazdıklarını Azâb-ı Mukaddes adı altında yayınlamaya çalıştılar fakat maalesef bu girişimleri başarılı olamadı. (Daha sonraları 1949 yılında İhsan Ada’nın çabasıyla kitap yayınlandı.)

Atatürk’e karşı büyük bir sevgi duyan ve onu yücelten şiirler yazan Tevfik 1926 yılında çok sevdiği liderle tanışma imkanı buldu.

1927 yılında ise sara nöbetleri ve alkol yüzünden Zeynep Kâmil Hastanesinde tedavi görmeye başladı. 1928 yılında kadim dostu Mehmet Akif’i görmek için Mısır’a gitti ve onun yanında bir yıl kadar kaldı. Döndüğüne ise ekonomik destek olması amacıyla vali ve belediye başkanı Muhiddin Üstündağ sayesinde konservatuvarda çalışmaya başladı.

Alkol Neyzen’in hayatının en büyük parçalarından ve sorunlarından biriydi. Çok defa bırakmaya çalışsa da her seferinde hem en büyük düşmanı hem de onu hiç terk etmeyen dostuna geri döndü. Rakıya nasıl başladığını bu cümlelerle anlatmış:

“Çocukluk devrini geçmiş, delikanlılık çağına girmiştim. Baktım herkes rakı içiyor; bunda ne var diye merak ettim. Misvakla dişlerini yıkayan, yün çorapla ayaklarının murdar kokusunu gidermek için “hacı yağı” süren hocanın; bıyıklarını “sünnet-i seniye” tarifince kestiren hacının tiksindiği şeyde bir fenalık görmedim. Beni rakıya teşvik eden olmadı. Ben, ona hürmetle başladım, tazimle içtim. Bir zemzem gibi dudaklarıma değdirdim. Bugün içmediğim halde, ona hâlâ bir hiss-i hürmetle mütahassisim.” 

Mazhar Osman ve Rahmi Duman’ın çabalarıyla Bakırköy Akıl Hastanesinin 21 numaralı koğuşu Neyzen için ayrıldı. Çoğunlukla kendisi dinlenmek ve alkole ara vermek için oraya gitti. Hastanede çevresine şiir ve felsefe konulu dinletiler yaptı ve insanların sevgisini kazandı. Hastanenin başhekimi Fahri Celal Neyzen için şunları söylemiş: “Onun kadar ahbabı çok, olmadık insanlarla tanışan bir kimseyi tanımadım. Sanki mıknatıs gibi idi. Acayip maceralar, tuhaf vakalar, garip hadiseler onun etrafında döner, hadiselere karışır, vakalara dahil olur, seyircilikten ziyade işlerin içinde bulunurdu bütün hüviyetiyle…”

Neyzen’in yanında Bakırköy’de 6 ay kadar kalan Fikret Mualla ise hocam dediği şair için ”Biraz edebiyat bilgim ve zevkim varsa onu, Neyzen Tevfik’e borçluyum.”  der.

1951 yılında Onu Affettim adlı bir filmde önemli bir karakteri canlandıran Neyzen Tevfik, daha sonra Ağlayan Şarkı adlı filmde rol aldı. Bir yıl sonra ise yakın arkadaşlarının ısrarlarıyla Şehir Komedi Tiyatrosu’nda oynayarak oyunculuk hayatını noktaladı. 

Bronşite yakalanan Tevfik, üç ay hasta yattı. 28 Ocak 1953 tarihinde ise İstanbul’da vefat etti. Cenazesine profesörler, memurlar ve bazı ileri gelenlerin yanında sokakta yaşayan pek çok insan katılmıştır. 1930’larda İstanbul Belediye’sinin bağladığı yardım aylığını saymazsak Neyzen’in düzenli bir geliri hiç olmadı. Hayatı boyunca dünyevi hiçbir şeye önem vermedi. Para için yaşayanlardan, insanların haklarını yiyenlerden lafını asla esirgemedi.

”Öleceğiz bir gün, gömecekler. Bir kaç gün övecekler, sonra kalan malını bölecekler; hatta memnun kalmayıp üstüne bir de sövecekler.”

Sanatçının bazı eserlerine göz atalım:

Geçer

Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer, 
Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer, 
Gam karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer, 
Devr-i şadi de geçer, gussa-i matem de geçer, 
Gece gündüz yok olur, an-ı dem adem de geçer,

Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi, 
Çağlıyan göz yaşı mı, yoksa ki hicran seli mi? 
İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi? 
Çevrilir dest-i kaderle bu şu’unun fili mi, 
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer,

İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan, 
Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan. 
Niyyet-i hilkatı bul aşk-ı cihan aradan, 
Önü yoktan, sonu boktan, bu kuru da’vadan 
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.

Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe, 
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre 
Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre! 
Ma’rifet mahkemesinde verilen hükme göre, 
Cennet iflas eder, efsane-i Adem de geçer.

Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne, 
Girmemiştir bu avalim, bu bedyi’ gözüne. 
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne. 
Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne, 
Hak olur pir-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.

Para

Câh ü mevki-kârı çok oldu gözümden düşeli,
Bunların hiçliğini ben bilerek öğrendim.
Şimdi de kalmadı nakdin nazarımda kadri,
Kirli ellerde görünce, paradan iğrendim.

Koşma

Dudağında yangın varmış dediler,
Tâ ezelden yayan koşarak geldim.
Alev yanaklara sarmış dediler,
Sevda seli oldum, taşarak geldim.

Kapılmışım aşk oduna bir kere,
Katlanırım her bir cefâya, cevre
Uğraya uğraya devirden devre
Bütün kâinatı aşarak geldim.

Yapmak, yıkmak senin bu gamlı ömrü,
Ben gönlümü sana verdim götürü.
Sana meftûn olduğumdan ötürü
Sarhoş oldum Neyzen, coşarak geldim.

Mernuş

Bu engin ayrılık canıma yetti,
Başımdan aşıyor kederim Mernuş,
Bu yolda yazılmış fermanı kaza,
Bunu da gösterdi kaderim Mernuş.

Bağlanmıştım bütün kalbimle sana,
Şu fani cihanı okuttun bana.
Sen göçtükten sonra ben yana yana
Hicranla gözyaşı dökerim Mernuş.

Bu yolda cahilim, bildiğim kısa,
Sen girdin toprağa ben düştüm yasa.
Haklı haksız hatırını kırdımsa
Affet günahımı beşerim Mernuş.

Ölen köpeği Mernuş için yazmış bu şiiri. İkilinin insanı oldukça duygulandıran hikayesi şu şekilde:

”Neyzen Tevfik Abdülhamid istibdatından Mısır’a kaçınca Kahire’de beş parasız sokakta kalmış, bir Bektaşi tekkesine sığınmış. Neyzen’in “niyetsiz oruç tutuyordum” şeklinde tarif ettiği bu günlerde ağzında ekmek olan bir köpek gelir yanına. Ve Neyzen açlığın tesiriyle köpeğin ağzından ekmeği kapıverir. Fakat sonra dayanamaz ve ekmeğin yarısını köpeğe iade eder. “Köpek” diyor Neyzen, “Herhalde aramızda bir fark olmadığını düşünmüş olacak ki korkuyu atlattı ve ekmeği yemeye başladı.” İşte yarı kavga yarı lokma paylaşmak suretinde başlayan bu ilişki çok sadık ve sağlam bir dostluğun temeli olmuş. Neyzen köpeğin adını Ashab-ı kehf’ten yani yedi uyuyanlardan birinin adı olan Mernuş koymuş ve yanından hiç ayırmamış. Neyzen Mısır’da iken paraya sıkıştığında Mernuş adını verdiği bu köpeği satar, köpek kısa bir süre sonra kaçarak Neyzen’e geri döner Neyzen tekrar satar köpek tekrar kaçar gelirmiş. Böylelikle hem yiyecek hem de içki parasını temin edermiş bizimkisi. Neyzen Mernuş’u son olarak Mısır’dan İstanbul’a dönecekken, vapur bileti alabilmek için satmış. Vapurda köpeği bekliyor, gecikmiş tam ümidini kesmek ve vapur da kalkmak üzereyken bir havlama sesi… “Biliyordum geleceğini” diyor Neyzen.”

Derd-i Firakın İle Düşeli Sevdaya Mey’e

Derd-i firakın ile düşeli sevdaya mey’e
Müptelayım, deliyim, düşmüşüm esrarı-ney’e
Feleğin kahpe başında paralansın parası
Ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye

Kime Sordumsa Seni

Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler;
Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus! dediler…
Künyeni almak için, partiye ettim telefon:
Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus dediler…

Son olarak şairin şiirlerinden bestelenen şarkılar:

Kuan – Var (Çok Şükür şiiri)

Deli gönül neyi özler durursun
Acınacak dostun cananın mı var
Dünya yansa yorganın yok içinde
Harab olmuş evin dükkanın mı var

Rehber – Bilir

Hakikat çıkmazı şu kahbe dünya, 
Bu çok kısa yoldan dönenler bilir, 
Bu yolun sırrıdır fırsatlar, sevda, 
Tutuşup parlayıp sönenler bilir. 

Saltuk Erginer – Neyzen Tevfik (Mecnun şiiri)

Oldukça küfür içerdiği konusunda uyarırız.

Değil – Felek

Yamansın her zaman aldattın beni 
Hem düşürdün, hem de kaldırdın felek 
Mecnunsun diyerek Leylâ peşinden 
Issız vadilere saldırdın felek

Candan Erçetin – Türkü

Şarkının sözleri Ömer Hayyam ve Neyzen Tevfik dizelerinden oluşuyor.

 

Kaynak: 1, 2, 3, 4, 5

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
10163

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here