Hayatınızda gerçekten yaşıyormuş gibi düşündüğünüz birçok rüya gördüğünüz zamanlar olmuştur. Hatta psikanalizin kurucusu Sigmund Freud bu durumu rüyalar uyanık olduğumuzda algıladığımız olayların bilinçli, uyurken algıladıklarımızın bilinç dışı olduğuna inandığını söyleyerek özetlemiştir.

Bilinçaltının, bilinç alanına olan egemenliğini ve bilinç ile bilinç dışını birleştirme esasını savunan sürrealistler, Freud’un bu düşüncesinden etkilenip aynı bu şekilde hareket edip gerçeklikle hayalleri birbirine karıştırarak yalnızca gerçek değil, aynı zamanda gerçek üstü bir dünya sunabileceklerini düşünmüşler, ve bunu bir şekilde başarmışlardır. 1920’li yıllara gelindiğinde sürrealizm akımı edebi ve artistik bir akım olarak yayılmaya başlamış, 1924 yılında Yvan Goll ve ondan hemen iki hafta sonra da Andre Breton, ikisi de birbirinden bağımsız olarak,  Gerçeküstü Manifestosu‘nu yayınlamışlardır. Daha etkili olduğu düşünülen Andre Breton’un bildirisi sürrealizmin öncüsü olarak görülmüş, hatta Breton içlerinde Salvador Dali ve Rene Magritte gibi tanınmış sürrealistlerle ‘Sürrealist Araştırmalar Ofisi’ adını verdiği yerde, beraber toplantılar bile düzenlemiştir. Breton, sanatçıların bilinçli düşüncelerden uzak duran bir sanat yaratarak, onların mantıksız bilinç dışı düşüncelerine dokunabileceklerine ve onun olağanüstü ya da gerçeküstü olarak adlandırdığı şeyi yerine getirebileceklerine inanmış ve bunu manifestosunda dile getirmiştir.

Sürrealist yazarlar, kendileri için üç önemli temel ilke oluşturmuş ve edebi yazma tekniği, içeriği geliştirmişlerdir:

İlki otomatik yazı; yazarların sadece bir yere oturup hiçbir şey düşünmeden akıllarından geçenleri, sanatı mantıkla açıklama kaygısı gütmeden, içlerinden geldikleri gibi yazmaları gerekiyordu. Andre Breton, bu olayı “Düşüncenizin kendi üzerinde toparlanmasına mümkün olduğu kadar elverişli olan bir yerde oturduktan sonra kâğıt, kalem getirin. Kendinizi elinizden gelen en pasif veya en alıcı duruma koyun. Kendi dehanızı, yeteneklerinizi ve başkalarınınkileri bir yana bırakın. Edebiyatın, insanı her şeye götüren hazin yollardan biri olduğunu içinizden geçirin. Önceden düşünülmüş hiçbir konu olmadan çabuk yazın, aklınızda tutamayacak ve yazdığınızı yeniden okumak isteğinde bulunmayacak kadar çabuk yazın. İlk cümle kendiliğinden gelecektir; her saniyede, dışarıya vurmaktan başka bir şey beklemeyen, bilinçli düşüncenize yabancı bir cümlenin bulunduğu muhakkaktır.” diyerek açıklamıştı.

İkincisi sürrealist çakışma; bu ilkede de gerçeküstü bir yapıt ortaya koymak isteyen kişilerin, normalde gördüğünüzde birbirleriyle bağlantısını kuramayacağınız, birbirinden apayrı şeyleri yan yana, bir arada göstermeye çalışmalarıdır. Bu akımın şairlerinin dizelerindeki sözcükler, mantıksal bir sıra izlemek yerine bilinç dışı psikolojik süreçlerle bir araya gelir. Bunu yaparak, gerek yazılarıyla gerek şiirleriyle gerekse resimleriyle çok daha etki vereceklerini düşünmüşlerdir.

Üçüncüsü ise zarif ceset tekniği; aslında otomatik yazı veya resim için düşünülmüş, aynı zamanda tesadüf ve kazaların gizemini kullanmak için sürrealistler tarafından oynanmaya başlanan bir oyundan çıkan ve adına da zarif ceset tekniği dedikleri bir ilkedir. Bir kağıda bir söz öbeği ya da cümle yazılır. Yazılı olan taraf katlanır ve yazılan şeyin son kelimesi, katlanan yerin başına yazılır böylece diğer kişiye verildiği zaman diğeri öncekinin sadece son kelimesini görüp tamamını görmeden başka bir şey yazar ve bu böyle devam eder, sonunda kağıt açılır, ortaya farklı, olağanüstü ve beklenmedik bir yazı veya şiir ortaya çıkar. Bu tekniğin adı oyunun ilk oynanışında ‘Zarif ceset yeni şarabı içecek‘ olarak yazılan ilk cümleden gelir. Bu tekniği resim alanında da bolca uygulamışlardır.

En önemli amacı hayal gücünü serbest bırakmak olan bu akım, popüler kültürde bile gerek moda tasarımlarında olsun, gerek mimaride olsun gerekse hala edebiyatta olsun kullanılmaya devam ediyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here