17. yüzyılda ortaya çıkan ve kuralcılık diye de adlandırılan bir edebiyat akımı olan klasisizm düşüncesinin temelini Descartes’ın rasyonalizm felsefesi oluşturur. Descartes’ın felsefesinde duygular yanıltıcıdır, bunlar mutlaka aklın denetiminde olmalıdır. “Düşünüyorum, öyleyse varım.” felsefesine göre, gerçek ve doğru ancak akıl yoluyla bulunabilir, aklın kabul etmediği hiçbir şey doğru değildir, anlayışı gelişmiştir. Bu nedenle klasisistlere göre akıl, irade ve sağduyu önemli; duygu ve coşku aldatıcıdır.

Sanatçılar, modern batı edebiyatının ana kaynağı olan Antik Yunan ve Latin edebiyatını yeniden canlandırmayı amaçlar, konularını da bu kaynaklardan seçerler. İnsanların her yerde aynı duygu ve düşüncelere sahip olduklarını düşünür, ideal ve mükemmel insanı konu alarak işlerler, böylece eserleri için değişmeyen tipler yaratmışlardır. Sanatta kuralcı olmayı savunan bu sanatçılar, Aristoteles’in tiyatro için ortaya attığı üç birlik kuralını yani yer, zaman ve olay birliği kuralını kullanmış, tiyatro alanında buna yer vermişlerdir. Mükemmeliyetçiliğin daima ön planda olduğu bu akımda konu yerine anlatım ön plandadır, yani konunun kusursuz bir dil ve anlatımla ortaya konulması çok daha önemlidir bu nedenle kullanılan dil kabalıktan uzak, seçkin, açık ve anlaşılır bir dil olmalıdır. Zaten tam da bu yüzden, konuya değil de konunun işlenişine önem verildiği için, aynı konu başka sanatçılar tarafından da işlenmiştir ve bu konular okuyucuya veya seyirciye asla inanılması mümkün olmayan şeyler sunmamalıdır yani konu her zaman gerçek hayata uyumlu olmalıdır ki klasisizm kurallarına uysun.

Bu akımın ilk örnekleri, Fransız yazılarında Boileau‘nun eserlerinde görülür. Akımın kurucusu olarak kabul edilen Boileau, klasik sanatı şöyle tanımlar: “Bir yapıt hoş bir şeyle ve insanların genel beğenisine uygun bir tatla dolu değilse, az sayıda bilen kişice beğenilse de boşunadır, hiçbir zaman iyi bir yapıt sayılmayacaktır… Herkesin aklından geçen bir düşünce, ancak canlı ve yeni bir biçimde söylenirse değeri olan bir düşüncedir.” Klasik sanatın felsefesini ise şöyle açıklar:  “Aklı seviniz, yapıtlarınız değerini akıldan alsın.”

Klasisistler eserlerinde işleyecekleri konuları çoğunlukla tarihten ve din dışı olaylardan seçerler. Tekrar tekrar ele aldıkları konular özellikle hep Antik Yunan ve Latin edebiyatından alınmıştır çünkü bu akımın sanatçıları ‘gelmiş geçmiş en muhteşem sanat, eski sanattır’ anlayışına inanmışlardır. Doğal olarak Antik Yunan insanı sıklıkla ele alınmıştır. Bu insan ise dış görünüşü ve çevresi ile değil içsel özellikleri ile anlatılmıştır. Değişken oldukları için fiziksel ve sosyal çevreye değil de insan doğasına önem veren akım, bu doğayı konu alır ve ona sevgi ve saygı duyulmasını savunur. Bu nedenle içselliği ele alınan insanın tüm cimriliği, hırslılığı, kindarlığı her yönüyle işlenmiştir. Belli bir yerin insanı değil de evrensel bir insan olan karakterin diğer bir özelliği sıradanlıktan uzak, eğitim almış, soylu biri olmasıdır. Kısacası eserlerde tüm insanların sahip olduğu ve zamanla asla değişmeyecek özellikleri anlatılmıştır. Sıradan ya da hasta ve sakat insanları, soylu insanların önüne bir engel olarak gördükleri için bu insanlara eserlerinde yer vermemişlerdir. Hatta sıradan insanları “soyluların bozuk çıkmış kopyaları” şeklinde tasvir etmişlerdir.

La Fontaine, Racine, Moliere, Madame de La Fayette, Fenelon gibi temsilcileri bulunan Klasisizm akımı daha çok şiir ve tiyatroda etkisini göstermiş, tiyatroda en çok komedi ve trajediyi etkilemiş, Yunan ve Latin edebiyatında önemli yer edinen lirik şiir ise duygusal olduğu için klasisistlerin ilgisini çekmemiştir.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here