Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
182

Damages, Shades of Blue, Nashville gibi dizilerle de bilinen Thomas Carter, 2005 yılında yönetmenliğini yapmış olduğu ‘’Koç Carter’’ filmiyle ön plana çıkıyor. Eskiden çok başarılı bir basketbol oyuncusu olan Ken Carter’ın (Samuel L. Jackson), mezun olduğu Richmond Lisesine basketbol koçu olarak gelip gençlerin hayatına dokunmasını anlatan film, Samuel L. Jackson’ın başarılı oyunculuğuyla çok güzel bir seyir keyfi sunuyor. 

Tam iki kez liselerarası takıma seçilen, hala asist, sayı ve top çalma rekorunu elinde bulunduran Koç, geçen sezon 4 maç kazanıp 22 maç kaybeden bir takımla nasıl başa çıkabilir? Peki ya sadece basketbol oynamaları yeterli mi? Hayır. İyi bir basketbolcu olmalarının yanında öğrenci disiplinini de öğretmek isteyen Koç’un takımla tanışması pek iç açıcı olmuyor. Amerikan dizilerinden de alışık olduğumuz ‘’sporcu öğrenci’’ kriterlerinden biridir not ortalaması ve her zaman takımdaki gençleri en zorlayan unsurdur. Tıpkı bu filmde de olduğu gibi. Turnuvayı kazanan takımının ondan habersiz bir partiye gittiğini öğrendiğinde verdiği tepki ya da turnuva dönüşü takımdakilerin ders notlarını gördüğünde (çoğu başarısız) verdiği tepki Ken’in felsefesini çok net bir şekilde özetler. Basketbol sadece kazanmaktan ibaret değildir. Üniversiteye gidebilmek için bu okulda, bu basketbol takımında olan herkes iyi bir not ortalamasına sahip olmalı ve öğrenci olduğunu unutmamalıdır. 30 yıl önce bu okulda aynı şeyleri yaşadığını, arkadaşlarının bazılarının öldüğünü bazılarının hapiste olduğunu söylerken üniversite kazanmanın basketbolun önünde bir hedef olduğunu açıkça belirtir. Bu asla basketbol önemsiz demek değildir. Onun basketbolu ne kadar ciddiye aldığını ve onun için ne kadar önemli olduğunu bir veliyle girdiği tartışma sonucu verdiği cevaptan çok iyi anlayabilirsiniz. ”Basketbol bir ayrıcalıktır, hanımefendi.’’

”En korktuğunuz şey nedir?’’ Sorusunu yer yer soran film, Koç’un, spor salonuna gelip takımdaki herkesin salonda ders çalıştığını gördüğü an, tek kurtuluş yolu olarak basketbolu gören ve takımdakilerden daha kötü yollardan geçen Timo tarafından cevaplanır. Hem de izleyeni en etkileyecek şekilde. 

”En korktuğumuz şey yetersiz olmak değil. En korktuğumuz şey ölçüsüz derecede güçlü olmak. Karanlığımız değil, ışığımız korkutuyor bizi en çok. Küçük oynaman dünyayı kurtarmaz. Etrafındaki insanlar kendilerini güvensiz hissetmesin diye ezilip büzülmen bilgece değil. Hepimiz parlayacağız, çocuklar gibi.  Sadece birkaçımızda değil, hepimiz içinde var bu. Kendi ışığımızı saçtığımızda farkına varmadan başkalarına da açıyoruz aynı yolu. Kendi korkularımızdan kurtulduğumuzda varlığımız özgürleştirecek başkalarını da. Size teşekkür etmek istiyorum efendim. Hayatımı kurtardınız.’’

Takım oyunu nedir bilmeyen, kurallara göre oynamayan, asi bir grup genci hizaya sokmak ne kadar zorsa koçun disiplinine alışmak da bir o kadar zordur takımdakiler için. Disiplin ve ‘’sir (efendim,bayım)’’ kelimesi onun için basketbol ahlakını var eden şeyler. Dediğine karşı çıkan ya da hata yapana şınav ve intihar koşusu cezası vermesine bir süre sonra o kadar alışıyorsunuz ki, Timo’ya tek başına tamamlayamacağını bilmesine rağmen verdiği ceza sizi hayrete düşürmüyor ama tüm bu asilik, uyuşmazlık derken Timo’nun cezasının kalanını birlikte çekmeyi kabul eden takımın, takım ruhuna girmeye başlaması ise Ken’in doğru yolda olduğunun ilk ve en açık göstergesi seyirci için. 

Bir adamın disiplinli ve katı olması onun çekilmez bir insan olduğu anlamına gelmez. İlk antremanlarında, ”Basketbol hakkında öğrendiğim her şeyi kadınlardan öğrendim.’’ deyip maç esnasında kadın isimleriyle (Delilah hücum oyuncusunu sıkıştır, Diane baskılı savunma yap, Linda hücum demek) oyunu yönetecek kadar da komik bir koç aslında Ken. Her şeyden önemlisi, oradaki tüm çocuklara güvenen ve onların iyi bir yere gelmesini isteyecek kadar iyi kalpli bir adam. Takımdaki herkese bir birey olduğu için değer verip kısa sürede onlar için aslında bir ‘’baba’’ figürü olduğunu anlamak çok zor değil. Belki de bazılarının hiç sahip olamadığı bir baba.

Ayrıca, Samuel L. Jackson olur da ırkçılığa bir gönderme olmaz mı? Worm’un (Worm’da zenci bir çocuk), ‘’zenci’’ kelimesini kullanması üzerine filmin ötesinde evrensel bir replik ortaya çıkıyor ve Ken’in ağzından çok etkileyici bir sahnede duyuyoruz bu cümleyi.

”Zenci, atalarımızı aşağılamak için kullanılan onur kırıcı bir terimdir. Bunu beyazlar kullanmış olsaydı şu an kavga çıkarırdınız. Siz kullandığınız için onlar da kullanıyor.’’ 

Hayatlarında, hiçbir şey başaramamış ve sokakta gezip basketbol oynamaya çalışan serseri bir gruba dışarıda bir hayat olduğunu ve hepsinin bunu hak ettiğini, istemenin ve disiplinin onlara çok daha güzel ve yaşanabilir bir hayat sunabileceğini, şartlar ne olursa olsun doğru yolu bulmak için her zaman şansları olduğunu ve çok kötü şeyler atlattın diye kötü şeyler yapmak zorunda olmadığını anlatan, umut veren ve azmin zaferini göstermek isteyen bir film aslında bu. Hikayenin başladığı yerde aynı takımla yaptıkları maçla bitiyor film. Mutlu ya da mutsuz son demek çok zor. İzleyene kalmış bir durum bu ama ”Koç Carter’’ın içinde çok güzel mesajlar barındıran bir film olduğu kesin. Özellikle basketbol severler için biçilmiş kaftan. Evet, belki bu konuda çekilen tek film değil ama bu şekilde insanı etkileyerek beyaz perdeye aktarılan kaliteli yapımlardan biri. Yazıyı koçun son cümlesiyle bitirmek yerinde olacaktır.

”Dört ay önce Richmond’da bu işi kabul ederken bir planım vardı. O plan başarısız oldu. Basketbolculara koçluk yapmaya gelmiştim, sizler öğrenci oldunuz. Çocukları eğitecektim, sizler birer erkek oldunuz. Bunun için sizlere teşekkür ederim. 

Ayrıca çok güzel bir soundtrack bırakıyorum, ilgilenenlere.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
182

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here