“Çoğu mutsuz varlıklar için, yarın anlamdan yoksun bir sözcüktür, ben de yarına hiç mi hiç inanmayanlardandım o sırada; önümde birkaç saatim olunca, bu süreye hazlarla dolu, koca bir yaşamı sığdırıyordum.”

Asıl adı Honore Balssa olan, fakat hafızalara kendi değiştirdiği adı ‘Balzac’la (Tabii ki adının önüne soyluluk anlamına gelen ‘De’ öntakısını da hiç çekincesiz eklemiş.) kazınan; Fransız roman ve oyun yazarı. Başka bir deyişle ise Avrupa edebiyatının realizm yaratıcısı. Fransa’nın Tours şehrinde dünyaya gelen Honore Balssa, orta sınıf bir burjuva aileden gelen devlet memuru Bernard François Balssa’nın ve babasından 31 yaş küçük Charlotte Laure Sallambier’in oğludur.

Fransa’nın ve dünyanın sayılı üniversitelerinden biri olan Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk bölümünü okumak Balzac’ın şahsi seçiminden çok, babasının yaptığı bir seçimdi. Onun asıl ilgisini çeken edebiyatın büyülü dünyasıydı. Maddi sıkıntılarla boğuşan Balssa ailesi edebiyat dünyasına ‘fakir kalmak’ olarak bakıyordu. Ailesiyle yaşadığı bu fikir ayrılığından dolayı onlardan uzaklaştı ve hayalinin peşinden gitti. Yani, sefalet içindeki yaşamına ilk adımını böylece atmış oldu.

 

“Daha azını isteseydi, belki daha da çoğunu elde ederdi; ama ne yazık ki, hiç eğilmek istemeyecek ölçüde üstündü.”

Fransız İhtilali’nin bittiği senede doğan Balzac’ın bu olaydan etkilenmemesi tabii ki söz konusu değildi. Sol eğilimli bir akım olan Saint Simon Akımı’ndan beslenen düşüncelerini eserlerinde de, yaşamında da sıklıkla görürüz. Saint Simon’a göre batı toplumlarının geçirdiği teolojik, feodoral dönemlerden sonra endüstriyel çağ ile pozitivizm toplumlar için tek çözümdür. Ona göre, uygarlıkların devamını sağlayacak olan toplumsal kuram; diğer bilimlerin (fizik, kimya…) yöntemlerini benimseyen ve olgulara dayalı olan bir kuram olacaktır.

Paris’te Arsenal kütüphanesi yakınlarında pejmürde bir oda kiralayarak sefalet dolu yaşamına başlamıştı. Bu odayı ve içinde bulunduğu hali birkaç yıl sonra Arsenal Hoffmann’dan esinlenerek kaleme aldığı “La Peau De Chargin” adlı fantastik öyküsünde anlatacaktı. Fakat bu onun ilk eseri değildi.

“Düzeltemeyeceğim tek şey, görüşümdür, hiçbir şey bu denli sağlam örülmedi içimde. Canımı verebilirdim size, bilincimi veremem; onu dinlemeyebilirim, ama konuşmasına engel olabilir miyim?”

1820’de karşımıza trajik tiyatro eseriyle bir Balzac çıktı: “Cromwell”. Bu tiyatro yazınında ailesiyle yaşadığı sorunları ele alıyordu: Ailesinin kendisi üzerinde bıraktığı kalıcı etki, kendisinden 31 yaş büyük bir adamla evli olan annenin hüzünlü hikayesi. İlk eserindeki basit dil ve Balzac olamayışlık onu başarısızlığa ve yazım dilinde, bilhassa türünde, değişikliğe itmişti. Özellikle içerisinde romantizm eleştirisi olan romanlar yazdı. Fakat bunlar da tiyatro eseri gibi pek başarılı değildi. Daha sonra Balzac maddi sıkıntılarını gidermek adına bir yayınevi açtı. Şaşırmazsınız ki bu işte de battı ve edebiyata geri dönmeye karar verdi. Balzac tam olarak da buydu aslında: Başarısızlıkların başarısı.

1829’da yazdığı “Les Chouans” isimli tarihi roman tanınmasını sağladı. Bu eser Türkçe’ye Köylü İsyanı 1974 ve Şuanlar 1977 olarak çevrildi. Yine aynı yıl basılan “La Physiologie du Marriage” (“Evliliğin Fizyolojisi”) ilgi görünce, yazma tutkusu daha da arttı. Evlilik kurumunu eleştiren Balzac’ın kahramanları genellikle kadınlardan oluşuyordu; bu yüzden kadınların yoğun ilgisini kazanmayı başarmıştı. Bilhassa başarılarından sonra Balzac, narsizme varan özgüveni ve kazanma tutkusuyla, günde on dört saat aralıksız yazmaya başladı. Zaten biriken borçlarını ödemesinin başka bir yolu da yoktu.

“… bir kadının susuşunun ne denli anlamlı olduğunu, dağınık bir konuşmanın ne düşünceler gizlediğini anladım.”

İnsanlık Komedyası

Öncelikle söylemeliyiz ki, bu bir kitap ismi değil. Eğer çok gerekliyse, bir yazarın aklına gelebilecek en dahiyane fikir olarak nitelendirebiliriz. 1833’ten itibaren planladığı, toplam doksan altı kitaptan oluşan, romanlarıyla anlattığı insani duruma yaptığı bir yakıştırma. Napoleon’dan XVIII. Louis’ye Fransız toplumundaki karakterleri canlandırmaya çalışılmıştı. Krallar, imparatorlar, ruhban sınıfı, Fransız ordusunun subay ve askerleri, aristokrat aileler, kent ve taşra burjuvaları, köylüler, yazarlar ve yayıncılar, temizlikçi kadınlar, fahişeler, Fransız saraylarından en yoksul mahallelere kadar her mekanda ve onlara özgü eşyalarla birlikte eksiksiz bir biçimde yer alırlar. Toplumun bu ustaca ve eksiksiz yapılmak istenen tasviri için zihinde oluşturduğu iki bine yakın karakter dışında içerisinde bulunacak her bir romanın bütünlüğünü de ihmal etmemişti. Yani, “Eugine Grandet”, “Goriot Baba”, “Sönmüş Hayaller” ve “Vadideki Zambak” gibi en başarılı romanları, aslında onun kafasında yavaş yavaş tamamladığı “İnsanlık Komedyası”nın birer parçasıydı. Ne yazık ki planladığı ve hatta isimlerini bile koyduğu elli romanı yazmaya ömrü yetmeyecekti. Dolayısıyla Balzac’ın en önemli eserleri yayımlansa da, İnsanlık Komedyası hiç bitmeyecekti.

Ömer Türkeş’in İnsanlık Komedyası üzerine yazdığı yazının minik bir kısmını buraya bırakmak isterim: “İnsanlık Komedyası’nın merkezi Paris’tir. İhtişamla sefaletin, büyük umutlarla derin düş kırıklıklarının, aşk ve nefretlerin aynı anda bir arada yaşandığı bir kent, taşrada başlayan serüvenlerin trajediyle sonlandığı mekandır Paris; sanki bir kentin değil, Fransız ruhunun temsilidir. Bireylerin kaderi gelir gelir, Paris’in sokaklarında ya da salonlarında kesişir birbirleriyle. Balzac’ın kahramanları bir romandan çıkıp diğerine katılırlar, böylelikle hem bireysel hayatların çok yanlılığını hatırlatır yazar, hem de bu romanların bütünlüğünü vurgular. Ancak onun meselesi konusal bütünlük arzeden bir nehir romana ulaşmak değil, parçalanmış hayatlardan yola çıkarak toplumsal yapıyı gözler önüne sermektir.” 

“Marx, Balzac’ın büyüklüğünün “gerçek koşulları, örneğin Fransız kapitalizminin gelişimini yöneten koşulları derinden anlamasında” yattığını söylemişti. Elbette sadece bir bilgi birikimini kastetmiyordu Marx; önemli olan bu bilmeklik halinin edebi bir metne uyarlanmasıydı ve Lucas’a göre Balzac’ın başarısının sırrı, toplumsal çıkar çatışmalarını tipik durumlarda tipik karakterlerde canlandırmasındaydı. Ona göre Balzac’ın gerçekçiliği, “bir yandan tek tek tiplerinin belli bireysel özelliklerinin, öte yandan onların bir sınıfın temsilcisi olarak tipik özelliklerinin daima tam bir biçimde verilişine dayanır. Fakat Balzac bundan da ileri gider; burjuva toplumu içinde farklı guruplara ait farklı insanların kapitalist görüş açısından ortaklaşa sahip oldukları özelliklere de ışık tutar.”

“Kurulu üstünlüklere gösterdiğiniz saygı, hakkınız olan saygının güvencesi değil midir? Her şey birbirine bağlıdır, her şey birbirini destekler toplumda.”

Gerçekliği yazdığını söyleriz Balzac’ın. Gerçekçiliğin bu denli şiirsel bir dili olduğunu onun yazılarında farkederiz. Bir eşyanın nasıl bir insanı tanımlayabildiğini, ya da bir insan hakkında ne kadar uzun cümleler kurulabileceğini, görünüşte ayrılıkla gerçek ayrılığın farkını, tutkudan gelen bencilliği. Arılıkla sevmenin yorgunluğunu anlatabilme yeteneğidir onunkisi. Şatonun duvarlarını hiç acımadan konuşturan büyük yazarın istediği oldu; onu bütün dünya şiirsel dili, realist romana koyma yeteneğiyle tanıdı.

Balzac, 18 Ağustos 1850’de bronşit ve kalp yetmezliğinden öldü. Geriye sayısı 100’ü aşan pek çok önemli eser ve bir o kadar da yarım kalmışlarını bıraktı.

Kaynak: 1, 2, 3

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here