Bu içeriğimizde Japon kültürünün en önemli eserlerinden biri olan Yastıkname’yi sizlere tanıtmaya çalışacak ve kitaba ilişkin yorumlarımızı paylaşacağız. Kitabın dilimize çevrilme sürecine yönelik bilgilere de değineceğiz.Japon kültürünün bin yıllık klasiği olan “Makura no Şoşi” adlı eseri dilimize “Yastıkname” adıyla çevrilmiştir. Sunuş içerisinde bu isimlendirmenin sebebi Osmanlı edebiyatıyla analoji kurmak olarak açıklanıyor. Eser ön adını bilemesek de Sei Şonagon tarafından kaleme alınmıştır. Şonagon Japon sarayında imparatoriçenin baş nedimeliğini yapmaktadır. Eğitim almış bir kadın olarak, başucundan ayırmadığı defterine içinden geldikçe, saray yaşamı, günlük hayat ve Japon kültürü ile ilgili yazılar yazmıştır. Japon edebiyatında “Zuihitsu” adı verilen bu türün anlamını dilimize “kalemi izle” olarak aktarmak mümkündür. Aslında burada anlatılmak istenen şey şudur; yazıyı herhangi bir kalıba sokmadan kaleme almak. Bu sebeple birçok türü de içinde bulunduruyor. Bizim edebiyatımızda deneme ile ifade edilebilse de tam anlamını aktaramaz. İşte bu Zuihitsu türü Yastıkname ile şekillenmiştir.

Genci Monogatari için yapılmış rulo resim 12.yy’a aittir.

Kitabın yazarı olan Şonagon’un 965 yılında doğduğu tahmin edilmekle beraber ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Taranan kaynaklar ışığında 1017 yılına kadar kesinlikle yaşamış olduğu anlaşılmıştır. İsminin Sei Şonagon olmasının sebebi; “Sei” soyadı olan Kiyovara’nın ilk karakterinin Çince okunuşu iken, Şonagon’un ise dönemin Japon sarayında belli işlerle görevli olan nedimeler için kullanılan bir unvan oluşundan kaynaklıdır. Ön adı bilinmemektedir. Çince ve Çin kültürünü oldukça iyi bildiği görülmektedir. Kitap içerisinde de yer yer bu bilgisiyle üst sınıftan erkekleri şaşırtmaktadır. Anlaşıldığı üzere bu kadın “farklı” bir kadındır.

Kitabın sunuş kısmında bu farklılıkların sebebi mükemmel bir şekilde anlatılmış. Benim farklı deme sebebim ise farklı bir zamanda, farklı bir ülkede yaşamış oluşundan kaynaklı değildir sadece. Bilgisini kullanan fakat bu bilgisiyle Ali Cengiz oyunları çevirmeye çalışmayan bir kadındır. Bunu dememin sebebi eski zamanlarda eğitimli kadınlara olan klişe yaklaşımdan kaynaklı değildir. Şonagon’un kaleminde uğraşsız bulunan estetik, zihnini çalıştırma şeklini, kalbinin atışını okuyucunun gözleri önüne seriyor. Gündelik yaşam, saray halleri, din, mevsimler, ilişkiler, hayvanlar, adab-ı muaşeret kuralları ve daha bir sürü şey hakkında kaleme aldığı yazılar bulunmaktadır. Sevdiği şeyler veya sevmediği şeyler. Gıcık olduğu yahut onda heyecan uyandıran şeyler. Hepsini sözünü sakınmadan anlatmış. Bir kadının hissedebileceği bütün duyguları hissetmiş üstelik bunları farklı bir şekilde işleyebilmiştir. Aynı zamanda hemcinslerinden farklı olmayı göze almıştır. Biricik imparatoriçesinin gözdelerinden biri olmanın da bunda etkisi vardır bence. Burada başka bir mesele daha vardır. Hanedan üyelerine duyduğu saygı ise insanda hayret uyandırmaktadır. Sınıf bilinci ile hareket ettiği apaçık ortada olan bazı satırlar var ki gerçekten okuyucuyu çıldırtıyor. İmparatoriçenin yaptığı her hareket dünyanın en zarif hareketi, her sözü kalplere saplanmış bir oktur adeta. Kendisinin de düşük bir aileden gelmemesi sayesinde bu dikteyi kolay benimseyebilmiş olabilir.

Yazılar içerisinde gezinirken tanıdığınız kadın başka insanlarla olan ilişkilerinde ne kadar cazgır olsa da -üzülerek bu ifadeyi kullanıyorum fakat bu isim onun dış dünyaya gösterdiği karakteri tam olarak karşılıyor- duygularını anlatırken kalbi pır pır bir güvercine, çiçekleri yeni açmış bir şeftali ağacına benziyor. Yaş olarak olgunluğuna yaptığı göndermelerden sonra bile ucundan köşesinden, kadın erkek ilişkilerine dayanan satırlarında taşıdığı heyecanı açığa vuruyor.  Kitaptan bir bölümü sizinle paylaşarak mizah anlayışını da göstermek isterim.

“Vaiz dediğin yakışıklı olmalı. Değerli görüşlerini doğru dürüst anlayabilmek için konuşurken gözümüzü ondan ayırmamalıyız, başka tarafa bakacak olursak dinlemeyi unutabiliriz. Dolayısıyla bir günah işlersek sebebi pekala da çirkin bir vaiz olabilir…

Ama böyle şeyler yazmaya bir son vermem gerekiyor doğrusu. Hala genç denebilecek yaşta olsaydım böyle zındıkça şeyler yazmamın sonuçlarını göze alabilirdim, fakat hayatımın şimdiki döneminde fazla ileri geri konuşmasam iyi olacak.”

Bu cümleleri kuracak kadar cesur olan yazarın, kadının toplumdaki yerine ilişkin görüşleri de bir o kadar güçlü ve açıktır. Eser içerisindeki bölümlerden birini bilhassa bu konuya ayırarak şu cümlelere imza atmıştır:

“Eve yaşayıp sadakatle eşlerine hizmet eden, gelecekten tek bir heyecan verici beklentileri olmayan, ama yine de tam anlamıyla mutlu olduklarına inanan bütün o kadınları düşündüğümde, küçümsemeyle doluyor içim. Genellikle iyi bir soydan gelirler, ama dünyanın nasıl bir yer olduğunu görmeye hiç fırsat bulamamışlardır. Dünyanın onlara sunabileceği tatları görebilmek için, hizmetkar olarak bile olsa bir süre aramızda yaşayabilselerdi keşke.”

Kitabın sizin de başucu kitabınız olması için bir sebep var ki o da, canınız istediği an herhangi bir sayfasını açıp okumaya başlayabileceğiniz gerçeğidir. Çünkü yazılar birbirinden bağımsız kaleme alınmış. Kitapla ilgili mutlaka bahsetmemiz gereken bir şey daha var: Çeviri için verilen emek. Metis Yayınları’ndan çıkan kitabın arkasında büyük bir çaba var. Kitap Çevirmenleri Girişimi’nin ortak çevirisi olan bu kitap tam tamına 83 çevirmenin çalışmasıyla dilimize çevrilmiştir. Eser için Japan Foundation’ın desteği de alınmıştır. İlk baskısı 2006 yılında yapılan bu güzel eseri bizlerle buluşturdukları için Tuncay Birkan’a, Metis Edebiyat’ın Yayın Yönetmeni Müge Gürsoy Sökmen’e kitabın tasarımı için Emine Bora’ya ve kapak tasarımı için Semih Sökmen’e teşekkür ederiz.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here