Barok sanata dair yazı serimiz dördüncü bölümü ile devam ediyor. Bu bölümde Barok sanata büyük katkı sağlamış Flaman ve İspanyol ressamları tanıyacaksınız. Serimizin önceki bölümlerini okumamış olanlar için;

Birinci Bölüm

İkinci Bölüm

Üçüncü Bölüm

Flaman

Flaman Barok, bugün Güney Hollanda’ya düşen coğrafyada 16. ve 17. yüzyıllarda üretilen sanatı ifade etmek için kullanılır. Bu coğrafya önceleri İspanya kontrolünde olup sonrasında kendi bağımsızlığını kazanmıştır. Temelde İtalyan Barok’undan etkilenen Flaman ressamlar, zamanla kendilerine özgü tarzlar geliştirmiş ve Barok sanatta Avrupa’nın öncüsü olmuşlardır.

Peter Paul Rubens (1577-1640)

Soylu bir aileden gelen Avrupa Barok’unun öncüsü Rubens, Avrupa sosyetesinde yalnızca ressam olarak değil bir diplomat olarak da tanınıyordu. Oldukça geniş bir atölyeye sahipti ve portreden natürmorta neredeyse tüm resim türlerine hakimdi. Sofistike üst sınıf yaşantısı ve geniş atölyesinin getirdiği fırsatlar sayesinde çok üretken bir sanatçı olmayı başardı. Yapıtları büyük boyutluydu ve yalnızca tablolar ile sınırlı değildi. Kitap resimleri, dekorasyon projeleri, dokumalar gibi birçok farklı alanda da işler yaptı.

Rubens’in eserlerinin en önemli özelliği tamamıyla bir devinimi ve çoğunlukla da cinselliği yansıtmaları idi. Aşırı detaycı ve keskin çizimlerden kaçındı. Daha serbest denebilecek bir teknik ile çalışarak resimlerine olağanüstü bir canlılık kazandırdı. Bu fırça stilinde Tiziano’nun geç dönem eserlerinin etkisi büyüktü. Bunun yanı sıra Rubens, İtalya’da da ikamet etti ve oradaki sanatçıları detaylı inceleme fırsatı buldu. Bu sebeple tarzını bulmasında başka birçok İtalyan sanatçının etkisinin olması olasıdır.

Rubens ve Isabella Hanımeli Çardağında, 1609-1610

Rubens’in kendi evlilik portresi olan resim, yeni evli çifti açık havada gösteriyor. Kıyafetleri üst sınıftan olduklarını çok iyi biçimde yansıtırken hanımeli de sadakatin bir simgesi olarak eserde yerini buluyor. Ayrıca çiftin samimi dokunuşları da sadakat temasını destekler nitelikte. (Aynı dönemde sadakati temsilen köpek figürü de sıkça kullanılmıştır.)

Bu tarz objelere anlam yükleme işi dönem sanatında çok yaygın olmakla birlikte, Rubens karmaşık konuları resmin canlılığını bozmadan bu ufak yerleştirmeler ile desteklemeyi çok iyi başarıyordu. Alegorik anlamı arayan izleyici tıpkı bulmaca çözer gibi onun eserlerini inceleyip anlama ulaşabilir.

İsyancı Meleklerin Düşüşü, 1619-1622

Bu eser Rubens’e Pfalz-Neuburg dükünün bir siparişi olup tamamını kendi yapması şart koşulmuştu. Eserlerin genel hatları ile figür yerleşimine karar verdikten sonra kalanını atölyesine bırakan Rubens için bu bir yenilikti. Ancak canlı paleti ve neredeyse hareketli resimlerini bu eserde de başarıyla yansıtmayı başardı. Bir girdap halinde aşağı çekilen figürler iyi ve kötü savaşını anlatıyor. Kırmızı pelerinli Mikail, ejderha şeklinde gösterilmiş şeytan Lucifer’i yeniyor. Figürlerin pozisyonları ve genel koreografi, ayrıca eserin büyük boyutu(433 x 288 cm) dramatik etkiyi bir seviye daha artırıyor.

Leucippus’un Kızlarının Kaçırılışı, 1618

Mitolojik bir hikayeyi konu eden bu eserde, Kastor ve Polluks sözlü olmalarına rağmen Leucippus’un kızlarını kaçırırken görülüyor. Klasik bir mitolojik hikâyeyi alıp tek başına cinsellik ile yüklü bir imgeye çeviren Rubens, bu özelliği fırça darbeleri ile de destekliyor. Kadınların tenlerindeki ton geçişleri detaycı olmayan ancak dramatik bir fırça tekniği ile gösterilmiş.

Yuvarlak hatlı ve çıplak kadınlar kendilerini korumaya çalışıp direnirken görünseler de yüz ifadelerinde net bir korkudan fazlası var. Sanki hafif bir tereddüt ve merak seziliyor. Üstelik kompozisyonda en önde yer alıyorlar. Dramatik pozları ve eğimli duruşları, çıplaklıklarını saklanmaya değil sanki ortaya çıkarmaya çalışılmış. Bunun tersine Kastor ve Polluks oldukça ciddi hatta neredeyse şehvetle kadınları zapt etmeye çalışıyorlar. Esmer tenleri kadınların narin beyazlığına bir zıtlık oluşturuyor. Şaha kalkmış atları, güçlü kolları ve kadınların savunmasız çıplaklığına karşın zırhlı kıyafetleri ise zıtlıktan doğan dramayı artırırken erkeksi ifadelerini de güçlendiriyor.

Resimlerine cinsellik yüklemeyi seven Rubens, bu eserinde de cinselliği en üst düzeyde hissettiriyor. Sanatçı cinsel anlam yüklü tabloları ve fırça kullanımı özellikle kendinden sonra gelen Romantikleri çokça etkiledi.

Anthony van Dyck (1599-1641)

Rubens ile birlikte dönemin öncü resimlerinden olan van Dyck, Rubens’in atölyesinde de çalıştı. Başarılı bir portre ressamı olarak ün kazandı ve 42 yaşındaki erken ölümüne rağmen ardında 500 portre bırakmayı başardı.

Bunların arasında dönemin tanınan sanatçılarının portrelerini çalıştığı 100 portre içeren bir seri de vardır.

Çok iyi bir gözlemci olan sanatçı, portresini yaptığı kişileri kendi doğal ortamlarında ve oldukça doğal ifadelerde resmediyordu. Böylece portrelerde bir zorlama hissi asla olmuyordu. Rubens’e göre daha detaycı çalışan van Dyck, portrenin öznesini başlı başına sanatsal bir duruşa sokuyor ve ortaya çıkan ürün yavan bir portre değil tam bir sanat eseri oluyordu.

Kardinal Bentivoglio, 1623-1624

Özgün boyutlardaki bu portrede kardinal üstünlük havas veren bir pozdan oldukça uzakta. Aksine düşünceli bir halde görülüyor. Arkadaki detaylar ile kıyafetinin kırmızı ve kadife kumaşı bir zenginlik hissettirse de kardinale dair anlatılmak istenenin bu olmadığı açık. Doğrudan izleyiciye değil de yana bakan düşünceli ifadesi ile entelektüel yanı ortaya çıkarılmak istenmiş.

Charles I’in Avcı Kıyafetiyle Portresi, 1635-1638

Kralın duruşu ve izleyiciye doğrudan bakan ifadesi üstünlüğünü gösterir nitelikte. Ancak kral tabloda izleyiciye doğrudan dönük değil. Sanki bir anlığına dönüp bakmış gibi bir duruşu var. Bu da aradaki sınıfsal mesafeyi hissettirmek için zekice bir yol.

 

Kaynaklar;

NTV Başvuru Kitapları, Sanat, NTV Yayınları

https://artsandculture.google.com/

http://64.130.23.120/history-of-art/flemish-baroque.htm

https://www.wikipedia.org/

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here