1. Netflix platformunda, hangi belgeseli yazmaya başlarsam başlayayım ilk cümlem “Netflix bu işi çok iyi biliyor” olacak. Çünkü muazzam işler çıkarmaya devam ediyor. Geç de olsa uzun zamandır izlenecekler listemde bulunan ’’Jim & Andy : The Great Beyond’’ belgeselini izleme fırsatı buldum. Belgeselin öne çıkan ismi ise herkesin yakından tanıdığı ve bence hayatının bir noktasında kahkahalar atmasını sağlayan Jim Carrey. Jim Carrey, komedi sevmeyen insanı bile güldürebilecek kadar yetenekli bir insan. Ama hayatının öyle bir dönemi var ki, düşünün belgesellere konu olabilecek kadar garip ve bir bakıma da travmatik. Ama önce üstünde durmamız gereken bir isim var: Andy Kaufman.

Kim Bu Andy Kaufman?

Gramofona playback yapabileceğini düşünen ya da bir kitabı okumayı şov haline getirebilecek kadar marjinal bir adam. Televizyonda 1978-1983 yılları arasında 5 sezon boyunca gösterilen “Taxi” adlı sitcom dizisinde “Latka Gravas” karakterine hayat verdi. Ve bu dizi üne kavuşmasını sağladı. Kaufman, tahmin edilenden çok daha garip bir insandı. Hayatının bir döneminde güreşe merak saldı. Cüssesi yeterli olmadığı için de kendini kadınlarla dövüşüp kazanan adam haline getirdi. Bir gece Memphis’de bir kadınla maç yapmaya geldiğinde herkesi şaşırtacak bir şey yaparak ringe sabun ve tuvalet kağıdı ile geldi ve şöyle dedi: “Bakın buna sabun derler, sizler bilmezsiniz, bununla suratınızı, ellerinizi falan yıkarsınız. Bu da tuvalet kağıdı, tuvalete gittikten sonra bununla k.çınızı silersiniz.” Andy’nin bu tavırlarına Memphis’in bir numaralı güreşçisi Jerry Lawler çok sinirlendi. Lawler, Kaufman’a meydan okuyarak kendisiyle bir maç yapmasını istedi. İki isim ringde karşı karşıya geldi. Lawler’ın kullandığı yasak bir hareket sonucu Kaufman boynunu kötü bir şekilde zedeledi ve hastanelik oldu. İlerleyen günlerde de boyunluk takarak dolaşmaya başladı.

Bu olay üzerine ünlü gece programı sunucusu David Letterman, iki ismi de gece şovuna çağırdı. Programda ikili arasında çıkan tartışma büyük bir kavgaya dönüştü. Kaufman hakimiyetini kaybederek küfürler saçmaya başladı ve Lawler’ın üzerine kahvesini fırlatarak stüdyodan kaçtı. Kaufman’ın şakaları sadece güreş dünyasıyla da kalmadı. Makyaj altında alter ego karakteri olan salon şarkıcısı Tony Clifton karakterini yarattı. Clifton öyle bir karakterdi ki insanlar bir süre sonra onun gerçek bir insan olduğunu düşünmeye başladı. Şov dünyasını altüst eden bu adam, maalesef akciğer kanserine yakalanıp 35 yaşında hayata gözlerini yumdu.

İşte tüm macera, Jim Carrey’nin 1999 yılında, yönetmenliğini daha önce One Flew Over the Cuckoo’s Nest ve Amadeus gibi filmleriyle tanınan Milos Ferman‘ın üstlendiği “Man on the Moon” filminde Andy Kaufman’a hayat vermesiyle başlıyor. Aslında oyuncuların karakterlerin etkisine girmeye çalıştıklarını ve bunun için bazı fedakarlıklar yaptıklarına sıkça şahit oluyoruz. Heath Ledger’in, Joker’in psikolojisine girmek için leş bir pansiyonda aylarca kalması ya da Al Pacino’nun kör bir adamı canlandırmak için bir süre kör yaşamayı denemesi gibi. Ama Jim Carrey’nin başına çok daha farklı bir şey geliyor. Çekimler başladığı an kendisini Andy Kaufman olarak hissetmeye başlıyor ve film bitene kadar bu ruh halinden çıkamıyor. Ona Jim denildiği zaman sinirlenip kendisinin Andy/Tony olduğunu dile getiriyor. Bir süre sonra set çalışanları için de çok zorlu bir süreç başlıyor doğal olarak. İşte belgeselin ortaya çıkma sebebi de Jim Carrey’nin hayatının dönüm noktalarından biri olan bu benliğini kaybediş.

Belgesel, 20 yıldır Carrey’in ofisinde saklanan Man on the Moon filminin kamera arkası görüntülerinden ve Carrey’nin güncel röportajından oluşuyor. Bu maceranın nasıl başladığını ise daha ilk dakikalarda şu şekilde açıklıyor Carrey: ”Sahilde otururken Andy şu an ne yapardı diye düşündüm. İnsanlarla telepati kurmam gerekiyor dedim ve tam o anda denizde onlarca yunus belirdi. Tam o anda Andy geldi omzuma dokundu ve ‘Otur. Filmimde ben oynayacağım’ dedi. Sonrasında yaşananlar kontrolüm dışında gerçekleşti.”

Gerçekten de onun kontrolünün dışında gerçekleşmiş gibi duruyordu. Jim Carrey’nin bazı kamera arkası görüntülerini izleme imkanı bulduysanız ya da röportajlarını, bu belgeseli izlerken kamera arkasındaki insanın o olmadığını anlamanız çok zor olmuyor. En başta rolün getirdiği psikolojiyi kaybetmek istemediğini düşünseniz de Steven Spielberg’ün ofisine gidip ”Gerçek köpek balığını görmek istiyorum.” diye bağırması ya da Jerry Lawler’la olan kurgusal sahnelerinde hepsini gerçekmiş gibi oynaması, Carrey’nin o anda çok farklı bir dünyada yaşadığını göstermeye yetiyor.

”Neyin gerçek neyin sahte olduğu sık sık anlaşılmaz durumdaydı.”

Belgeselin en etkileyici kısımlarından biri de Carrey’nin röportaj kısmı çünkü hem etkileyici hem komik. Yaşanan olayları anlatırken komikliğinden ve taklit yeteneğinden taviz vermeyen oyuncu, izleyene sevimli anlar yaşatabiliyor. Bunun yanı sıra Jim Carrey’nin kendisinden bahsederken üçüncü şahıs gibi konuşması insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor. Kamera arkası görüntüleri sayesinde kademe kademe değişen ve gün geçtikçe daha da kendini kaybeden bir Jim Carrey izliyoruz. Universal, o dönem bu görüntülerin Jim Carrey’nin kariyeri açısından gösterilmesini asla istemiyor. Bulundukları döneme göre çok doğru bir karar veriyor da denebilir. Röportajın bir yerinde Carrey, kariyeri açısından çok garip bir anısından da bahsediyor. Bir gün el falı bakan bir medyum yazısı görüyor ve ona fal baktırıyor. Kadın, ”Üç şey yapmak üzeresin. Üç film. Üçü de çok tutacak ve çok önemli olacak. Ondan sonra hiç kimse seni oturduğun yerden indiremeyecek.” diyor. Asıl garip olan, Carrey’nin bu falı baktırdıktan kısa zaman sonra ona şöhreti getiren en önemli filmlerinden üçünü çekmiş olması: Ace Ventura: Pet Detective (Hayvan Dedektifi), The Mask (Maske), Dumb And Dumber (Salak ile Avanak).

Tabii tüm bu gerçekliğin yanında bana belgeselin en güzel kısmı ne diye sorarsanız, Jim Carrey’nin röportaj sırasında verdiği cevapların küçük anekdotlara dönüşmesi. Hepsi o kadar anlamlı ve güzel ki.

”Hayatımda oynadığım her filmin, bir şekilde o filmdeki karakterimin o günkü bilincimin mutlak yansıması olduğunu söyleyebilirim. Truman’ın ta kendisiydim. O baloncuğun içindeydim. Peter Weir bunu biliyordu. Bu yüzden beni seçti. Sil Baştan çok şey ifade ediyordu. Kalbim çok kırılmıştı. Tüm mesele o  ‘Tanrım bunu zihnimden silmeliyim.’ hissiydi. Ve o kişinin sizi sildiği hissiyatı. Gerçekten silinmiş gibi hissettim. Michel Gondry ile buluştuğumda bana yemeğinin üzerinden baktı ve dedi ki ‘Tanrım çok güzelsin. Şu an o kadar güzelsin ki. Yıkılmışsın, bayılmışsın. Sakın iyileşme.’ Filmin çekimleri sonraki sene başlayacağından iyileşmememi istedi. O kadar b.ktan işte bizim endüstri (gülüyor).’’

”Kimse bunu sonsuza dek yaşayamaz”

”Bir aktör olarak bunu ne kadar ileri götürmeliydim? Andy ne kadar ileri giderdi? Yarattığın karakter insanların hoşuna giden, onları dertlerinden uzaklaştıran, seni popüler kılan bir tempo ve bir noktada bundan sıyrılmalısın çünkü bu sen değilsin. Bir noktada yaşamalı ve kendin olmalısın. Truman Show da benim için bir kehanet oldu. Adeta bir öğreti gibi. Kariyerimde yaşadıklarımın ve popüler ya da başarılı olmak için kendini yaratan herkesin yaşadıklarının gerçek bir tasviri olarak kendini sürekli tekrar kanıtlıyor. Sırf gösteri dünyası böyle değil. Wall Street de böyle, her yer böyle. Bir ofise girip maymun kostümü giyersin, bir tavır takınıp belli bir şey söyleyip sürekli yalanlar sıkıp kazanan biri gibi görünmek için gerekeni yaparsın. Ama hayatının bir noktasında demelisin ki ‘Nasıl göründüğü umurumda değil. Ruhumdaki deliği buldum ve içine dalıyorum. Birilerinin sorun edip etmeyeceğini bilmediğim o boşlukla yüzleşeceğim işte’. Zaman zaman tıpkı filmdeki gibi seni o boşluğun içinde boğmaya çalışırlar.  Derler ki ‘Hayır, diğer adam ol. Bize o olduğunu söylemiştin. Andy olduğunu. Clifton olduğunu.’ Kimse bununla sonsuza dek yaşayamaz. ”

Genç halin daha farklıydı. Sonra olduğun karaktere geçişin nasıl oldu? 

”Mutlak kafa karışıklığının, mutlak hayal kırıklılığının, tüm hayallerimin gerçek oluşunun ortasında bir yerlerde, orada herkesin sahip olmak istediği her şey elimde bulunup mutsuz olduğum o anda.”

Andy’i oynamasaydın şu anda hayatında aynı yerde olur muydun?

”Hayır. Kelebek etkisi yani. Bambaşka bir yerde olabilirdim. Ama kararların seni tanımlıyor. Özgür iradeye de pek inanmıyorum. Susadığım için çay alıyorum. Bu özgür irade midir? Yoksa susadığım için mi? Bana çayı aldıran ne? Andy bu film için geri döndü ve yapacağını yaptı. Her şeyi altüst etti ama yine de film çıktı. Herkes için neşeli, sevgi dolu bir deneyimdi ve bunun kanıtı da son gün oradaydı. Herkesin kafasında kese kağıdı vardı ve herkes ağlıyordu. İnsanlar ağlıyordu. Korkunç bir adam için. ”

R.E.M grubunun ”Man on the Moon” şarkısı, Andy Kaufman’dan bahseder. Filmden kısa bir süre sonra grup, belgesele de adını veren ”The Great Beyond” şarkısına klip çekmeyi ve bu klipte Jim Carrey’nin oynamasını ister. Ama Jim Carrey olarak değil, Andy Kaufman olarak.

”R.E.M.’in klibinde oynamadığım için üzgünüm, onu söyleyeyim. Artık Andy olmak istemiyordum ve onlar klipte Andy olmamı istediler. Ama bir kere bıraktıktan sonra geri dönmek istemedim. Kendimin ne olduğunu tekrar keşfetmeye çalıştım. Ama artık Andy olmaya dönmek istemiyordum. ”

”The Great Beyond”

”The Great Beyond (Öbür Dünya)’un muhtemelen Micheal Stipe için farklı anlamları vardır ama benim için öbür dünya Andy’ydi. Film bittiğinde artık kim olduğumu bilmiyordum. Siyasi duruşumu unuttum. Neleri sevip sevmediğimi unuttum. Birdenbire çok mutsuzdum ve sorunlarıma döndüğümü fark ettim. Kalp kırıklığıma dönmüştüm. Ve birden düşündüm ki ‘Andy’yken ne kadar da mutluydun çünkü kendinden kurtulmuştun. Jim Carrey’liğe ara vermiştin’. Diğer tarafta ne olduğunu bilmeden kapıdan geçiyorsun. Ve diğer tarafta her şey var. Her şey. Uzayda serbestçe uçan ve saçma ülkelere, dinlere, bir şeylere tutunmaya çalışan bir araçtan inmiş olmanın rahatlığı var. Bu şeyleri çok soyut buluyorum. Neden Amerikalıyım? Neden Kanadalıyım? Ne ki bu? Anlamı ne? Birileri bir çizgi çekmiş ve ‘Burası, budur’ demiş. Ama biz çok daha fazlasıyız. Doğduğumuzda ailemiz oluyor, soyadımız belli yani. Sonra ebeveynlerimiz bir isim seçiyor ve diyor ki ‘Adın Joel olsun. Anlamı, Yahvew’nin muhteşemliği. Onun gibi bir hayatın olmalı ve bizi kötü göstermeyeceğin hususunda sana güveniyoruz. Harvard’a gideceksin. Doktor olacaksın ve bu arada Katoliksin ya da Yahudisin veya her neysen osun.’ Sanki her şey önünüze konan soyut yapılardan oluşuyor ve sizi bir şekilde bir arada tutmaları gerekiyor. Bıraktım ben onları. Bir arada tutulmasam da olur. Tıpkı Andy gibi uzayda süzülmekten memnunum. Güneş’in etrafında 10.000 km hızla dönmekten. Lavlarda yüzen tektonik levhalar üstünde dengede durmaktan. Kıyametin gelişine ya da her ne olacaksa ona hazırım. Şahaneyim. Tüm bunlar şahane. Ruhani bir yolculuğun içindeyiz, o kadar. Hepimiz aynı yere gideceğiz. Tabii öyle bir yer varsa. Belki de yoktur. Bu kadarızdır, sonra bitiyordur. Ben ve çay fincanı, o kadarızdır. Biz. Evren biziz. Bu güzel, sorun değil. Başka ne diyebilirim bilmiyorum. Diyeceklerim bu kadar. Acaba bunu başkalarıyla da yapabilir miyim? Birdenbire İsa olmaya karar versem ne olurdu acaba?”

Jim & Andy: The Great Beyond belgeseli size gerçeklik ve soyutluk arasındaki ince çizgide sıkışmış kalmış bir adamı anlatmaya çalışıyor. Bu konuda da gayet başarılı diyebiliriz. Herkesin vaktini ayırıp izlemesi gereken yapımlardan biri olduğu ise kesin.

 

Kaynak: 1 2

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here