Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
5

“Sinema tutkunu biri olarak, yalnızca kişisel filmler yapabilirsiniz!”

Bu samimi sözün sahibi olan Meksikalı yönetmen Alfonso Cuarón, yarattığı her eseriyle birlikte kendi kişisel dünyasını biz izleyicilere açmaya devam ediyor. 1961 yılında Mexico City’de doğan Cuarón, ülkesinin kültürünü ve kökenlerini birçok filmine yansıtmayı da ihmal etmeyen bir sanatçı. Aynı zamanda da bir bakmışsınız bambaşka yapıda bir distopik dramaya imza atmış, bir bakmışsınız dünyadaki en önemli fantastik film serilerinin birinin koltuğuna oturmuş. Hatta buram buram geren bir uzay bilimkurgusu bile çekti! Böyle farklı kollara uzanabilen bir kariyere sahip olduğu için de Cuarón’un kendisini geliştirmeye ve değiştirmeye çok açık olduğu bir gerçek; tam anlamıyla limitsiz bir sinema sanatçısı.

Peki bu kadar çeşitli alanda çalışmış bir sanatçının kendine has imzaları yok mu? Bu soruya -her büyük yönetmenin sahip olduğu gibi- çok kolay bir şekilde evet cevabını verebiliyoruz: Kendisi, teknik tabirle One-Shot olarak ya da dilimize geçtiği haliyle Plan Sekans olarak bilinen “bir kamera kullanılarak aralıksız sahne çekimi”nin en değerli temsilcilerinden biri. Neredeyse her eserinde uzun soluklu plan sekanslara rastlamamız mümkün. Hatta örnek göstermemize bile gerek yok, filmlerini izlediğinizde hemen fark edeceksiniz! Ayrıca, hiç şüphesiz ki bu teknik, filmin karakterine güçlü bir doğallık katıyor. Bununla birlikte yönetmen, Meksika’nın bayrak renginden olsa gerek, eserlerinde yeşil rengini kullanmayı da oldukça benimsemiş biri.

Yönetmenin en değerli işleri arasında ise öncelikle ilk eserleri A Little Princess (1995) ve Great Expectations (1998) sonrasında gelen Y tu mamá también (2001) filminden bahsetmemiz gerek: En İyi Orijinal Senaryo Oscar adayı olmuş film, aynı zamanda da Hollywood’a Gael García Bernal ve Diego Luna gibi günümüzün en önemli hispanik aktörlerinden ikisini kazandırmıştı. Uzaktan bakıldığında konu olarak film, Meksikalı iki ergenin cinselliği ve insan ilişkilerini yeniden keşfetmesini ele alsa da ilerledikçe çok daha derin bir anlama bürünmüş, akıllara resmen çiviyle çakılan sahneleriyle de izleyenleri samimiyetle etkilemişti.

3 yıl sonra ise karşımıza Harry Potter ve Azkaban Tutsağı (2004) filmiyle çıkan Cuarón, bu büyüleyici serinin o zamanlar merakla beklenmiş 3. filminin koltuğuna oturarak kamuoyunu oldukça şaşırtmıştı. Aslında, bu seçimin bir sürpriz olmaması gerek; çünkü Azkaban, Harry ve arkadaşlarının artık ufaktan büyümeye başladığı bir roman olmakla birlikte aynı zamanda hikayesi bakımından da daha karanlık bir anlatıma sahip yapıdaydı.

Buna paralel olarak ise J.K. Rowling ve Warner Bros’un yönetmen konusunda verdikleri “Cuarón kararı” inanılmaz doğru bir adımdı; yönetmen, Gary Oldman (Sirius Black) gibi usta bir oyuncu tercihinin yanında bol bol Ruh Emici’li karanlık çekim teknikleri ve kurguyu sapasağlam bir zemine oturtması sayesinde karakterleri ve hikayeyi resmen olgunlaştırmayı başardı. Hatta bu özel film serisi biteli kaç yıl oldu ama hala Reddit gibi birçok kesim, 8 film içindeki en iyi işin Azkaban olduğunu dile getiriyor.

Children of Men (2006) ile artık çocukların doğmadığı distopik bir dünyayı bile muazzam bir gerçekçilikle anlatmayı başaran Cuarón, özellikle çatışmaların ortalarında kaldıkları sahnelerde Clive Owen’ın da acayip oyunculuğuyla izleyicinin başkarakterle adeta özdeşleşebilmesini sağlıyordu. Hatta yönetmenin imzası olan Plan Sekans tekniği, bu filmde kendini daha fazla hissettirmişti.

Bir süre sinemaya ara verdikten sonra Gravity (2013) ile geri dönüp Oscar’ları 7 ödülle resmen silip süpüren sanatçı, bu ödülleri de aslında ilginç alanlarda aldı: Daha çok En İyi Ses, Müzik, Görsel Efekt gibi “yan” ödülleri toplasa da daha çok öncelerden hak ettiği “En İyi Yönetmen” heykelciği gibi bir prestiji de evine götürmeyi başardı. Aslında her ne kadar önceden ayrı bir sayfa açtığımız üzere, Oscar’ın sadece bir biblo olduğunun düşünülmesi daha doğru gelse de Cuarón’un bu ödüle layık görülmesi, onun gibi ABD’li olmayan bu tarz sanatçıların isminin dünya çapına ulaşabilmesi için önemliydi. Bu arada Sandra Bullock’un bir “fark yaratmayan” oyunculuğunun başrolde olduğu bu eser, önemli bir eleştirmen topluluğu tarafından övülse de (Bkz. Metascore: 96) büyük bir kesim tarafından da ciddi bir antipati toplamıştı.

Roma (2018) ise bambaşka bir hikaye: Yönetmen, bizi 1970’lerin Mexico City’sinin Roma bölgesine ve kendi kökenlerine konuk ediyor. Hatta “konuk etmek” tabiri yerine doğrudan şunu söyleyelim: Oraya gidiyorsunuz! Meksikalı bir geniş ailenin ve onların çalışanlarının evlerinin içine gidip daha önce hiç görmediğiniz ama 2 saat 15 dakikalık bir süre boyunca hayatlarının derinliklerine indiğiniz o insanlara adeta birer tanık oluyorsunuz.

Yönetmenin, kişisel ögeleri sevdiğine yazımızın başında değinmiştik. Burada ise sanatçı, kalbinin kapılarını tamamen açıyor: Onu gerçek hayatta büyüten hizmetçisi ve bakıcısı olan Libo isimli hanımefendinin bakış açısıyla yaşadıklarının bir yansımasını izliyoruz. Hatta hala hayatta olan Libo’nun, filmi defalarca izleyip ağlamış olduğu bilgisini de ekleyelim. Özellikle, siyah-beyaz olan filmin nostaljik yapıyı doğrudan hissettirmesi, neredeyse her ses detayının özenle seçilmesi, Plan Sekans dahil birçok farklı çekim tekniklerinin kullanılması ve karakterlerin tek kelimeyle “doğallığı” (Cuarón’un 1 yıllık bir arama süreci sonunda aslında bir oyuncu olmayan Yalitza Aparicio’ya ilk sinema filminde başrolünü vermesi) sayesinde karşımıza kelimelerle ifade edilemeyecek kadar özel bir iş çıkıyor. Eğer izlemediyseniz, mutlaka sizin için özel olan insanlarla birlikte izleyin.

Alfonso Cuarón kimdir? sorusunun kısaca cevabı ise belli: Meksika’nın sanat tarihine ve dünyaya kazandırdığı en değerli insanlardan biri, bir sinema dahisi!

Kaynak: 123.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
5

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here