Burjuva ideolojisinin kurucusu John Locke, küçük bir toprak sahibi Püriten bir hukukçunun oğlu olarak, 1632 yılında İngiltere’de doğdu. İngiliz İç Savaşı’na Parlamentocular’ın (Cumhuriyetçiler) yanında katılmış olan babası onun en büyük ilham kaynağı oldu. Burjuva kökenli Locke’un erken dönem fikirlerinin temelini babası hazırlamıştır.

Oxford’da öğretim üyeliği ve yargıçlık yaptığı sırada monarşinin bağnazlığına karşı çıkar ve Cumhuriyetçiliği ateşli bir şekilde savunur. Bir yandan da liberallerin örgütü olan Whig partisinin önderlerinden birinin uzun süre yazmanlığını yapar. Liberal çevresinin bulunması onun düşünce altyapısını da oldukça etkilemiştir. Yazmanı olduğu Whig önderi İngiltere’den sürülünce Locke’da onunla beraber Fransa’ya gitmiştir. Fransa da Locke’u etkileyen bir diğer önemli etmendir. Bir süre sonra İngiltere’ye dönmüş olsa da yazmanı olduğu lider tutuklanınca çözümü Hollanda’ya gitmekte bulmuştur. Başta ailesi, yaşamının geri kalan kısmında da liberal çevresi, Fransa ve Hollanda sürgünleri onun adını duyuracak fikirlerinin oluşmasında önemli katkılar yapmıştır. Hollanda’da, sonradan İngiliz tahtına geçecek olan Orange Hanedanı’nın kurucusu William ile tanışır. İngiltere’de Glorious Revoloution(Görkemli Devrim) ile parlamento üstünlüğü yeniden kurulduğunda Orange Hanedanı kurucusu William, ülkesi İngiltere’ye dönmüş ve onunla beraber Locke’da üst kademe bir memuriyete atanmıştır. Bu arada da Locke sırasıyla, “Hoşgörü Üzerine Mektup ve İnsan Zihni Üzerine Deneme” ve “Uygar Yönetim Üzerine İnceleme” isimli eserlerini bitirmiştir.

İlgili resim

Aristokrasinin; metafizik, dogmatik ve skolastik düşünüşüne saldıran İngiliz filozof Locke, empirizmin yani burjuvazi dünya görüşünün temellerini atmış ve bu siyasal düşünceleri de sistemleştirmiştir.

John Locke’un Genel Felsefesi

Locke’un felsefesini 2 parçaya ayırabiliriz; o, hem dogmatizmi yani aristokrasiyi eleştirir hem de empirizmin yani burjuva felsefesinin temellerini atar.

Aristokratik Felsefeyi Eleştirişi:

Aristokratik düşünürlere göre bilgi sonradan kazanılan bir şey değildir. Onlara göre bilgilerimiz deney-öncesi(a priori) niteliktedir. Bilgilerimizin kaynağı ise dogmatiktir. Kitabı Mukaddes’de yazılanlar ve kilisenin söyledikleri ancak ve ancak doğru bilgidir. Locke 1960 yılında yazdığı “İnsan Zihni Üzerine Deneme” adlı yapıtında bu görüşlere karşı çıkmıştır. Bilgilerimizin kaynağının ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışır. İnsanın bilgi ile dünyaya gelmediğini bunun sonradan deney yolu ile kazanıldığını söyler. Ona göre, insan zihni bir Tabula Rasa’dır. Yeni doğmuş bir bebeğin beyni bomboş bir levhayı andırmaktadır. Locke, insanda doğuştan beri gelen birtakım kuramsal ve ilkesel bilgilerin, pratik önermelerin bulunmadığı fikrindedir.

Burjuva Felsefesinin Temelleri:

Endüstri devrimi 18. yüzyılda yaşanmış olsa da belirtileri Locke’un yaşadığı dönemde de kendini göstermeye başlamıştı. Endüstrideki ilerleyişler ve teknik buluşlar yalnızca saf aklın ürünü değillerdi. Uzun deneyimlerin ve deneylerin sonucuydu. Böyle bir ortamda Locke’un da bilginin deneyimlerle kazanıldığını düşünmesi şaşırtıcı değildi. Ona göre bilginin kaynağı duyu organlarımızla elde ettiğimiz dış dünyaydı. Locke bu süreçte kendine şu soruyu sordu: “Madem bilgilerimiz doğuştan gelme değil, biz insanlar nasıl oluyor da bilgi edinebiliyoruz?” Buna verdiği yanıt ise şuydu:

“Zihni örneğin beyaz bir kağıt(Latince, Tabula Rasa) gibi düşünelim. Nasıl dolmaktadır bu beyaz kağıt? Deneyimle.”

John Locke, evrensel bir bilginin yani doğuştan herkes tarafından kazanılan bir bilginin varlığına inanmıyordu. Bunu kanıtlamak amacıyla Leibniz’in “a, a’dır.” önermesini ele aldı. A’nın a olduğu bilgisi önceden kazanılmış bir şey değildi. Yalnızca onun öyle olması gerektiği öğrenilmişti. Bu durum aynı “Siyah, beyaz değildir.” demek gibidir. Neyin siyah neyin beyaz olduğu idesi doğuştan kazanılmış bir durum değildir. Mesela görme engellilere birisi, siyahı ve beyazı anlatana kadar onlar bu bilginin sahibi değillerdir. Eğer bilgi doğuştan gelmiş olsaydı, görme engelliler görememiş olsalar bile neye benzediğini biliyor olmalılardı. İşte Locke’un bilgi hakkındaki fikirleri bu yöndeydi.

Toplum Sözleşmesi Kuramı

İngiliz filozof Thomas Hobbes’a göre; insanlar bir sözleşme ile toplumda düzen içerisinde yaşamak isteğiyle haklarını da bir egemene teslim ederek anlaşmışlardı. Yani bu anlaşma karşılıklı mutabakat ile gerçekleşmişti. Ancak John Locke’un toplum sözleşmesinde, sözleşmenin tek taraflı mı yoksa çift taraflı mı yapıldığı net değildir. Yine de Locke, bu sözleşmenin amacının özgürlük ve mülkü korumak olduğunu belirtmiştir. Çünkü insanların doğa durumundan uygar topluma geçmelerinin nedeni; düzeni sağlamak ve kolay kolay bozulabilecek toplum birlikteliği tehditine karşı önlem almaktır. Bu konuyla alakalı “Uygar Yönetim Üstüne İkinci İnceleme” isimli kitabında şöyle diyor Locke:

“Bu savaş durumundan kurtulmak, insanların doğa durumunu bırakarak topluma girmelerinin başlıca nedenidir. Çünkü yeryüzünde kendisine danışmakla yardım sağlanabilecek bir yetkenin, bir erkin bulunduğu yerde, savaş durumunun sürekliliği sona erer ve anlaşmazlığı o erk karara bağlar.”

Toplumsal sözleşmeyle beraber tam özgür doğa durumundan uygar duruma geçişin diğer önemli sebebi de, mülkiyet hakkınının daha iyi bir şekilde korunacağı fikridir. Yine aynı kitabında bu konuya da şöyle açıklık getirmiştir:

“İnsanların devletlerde birleşmelerinin ve kendilerini bir yönetimin altına sokmalarının nedeni; canlarının, özgürlüklerinin ve mallarının korunmasıdır.”

Sonuç olarak Locke, bu konuda çözüm odaklıdır. Toplum sözleşmesini bir tür çözüm olarak görmektedir. Bu nedenle anayasal monarşiyi uygar toplum olarak görür. Onun dışında bir kişinin egemenliğinin söz konusu olduğu mutlak monarşi, sultanlık ve çarlık gibi yönetimleri uygar toplum olarak saymaz. Uygar toplumda bir halk, bir de bu halkın yukarıda belirttiğimiz bazı hak ve sorumluluklarını denetleyen devlet ya da muadili bir kurum bulunmalıdır. Ancak Locke’a göre, monarkın hüküm sürdüğü bir toplumda halk denilen bir tabakadan bahsedilemez, onlar olsa olsa köledir.

“Hiçbir insanın bilgisi öğrenmiş ve görmüş, geçirmiş olduğunun ötesine geçemez.”

Gerek bilgi, gerek siyaset felsefesi alanında olsun John Locke’un düşünceleri ve felsefeye yaptığı katkılar yadsınamayacak kadar büyüktür. Yarattığı düşünce sistemleri kendisinden sonrakilere yol açmıştır. Bilgi felsefesine getirdiği tabula rasa kavramıyla, siyaset felsefesinde toplum sözleşmesine bakış açısıyla, güçler ayrılığı, erk hakkı, doğa durumu konularındaki yorum ve analizleriyle felsefenin hemen her alanında yetkin düşünceler vermiştir. Burjuva liberal siyaset kuramı kurucusu olan Locke, aynı zamanda akılcı düşünceleriyle de Avrupadaki aydınlanmanın öncüsü olmuştur.

 

KAYNAK: Alâeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi.