Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
10

”Yâ Rabbi ne intizârdır bu 
Geçmez nice rûzgârdır bu 
Hep gussa vü hârhârdır bu 
Duysam ki ne şîve-kârdır bu 
Vuslat gibi bir merâmı yok mı”

Hüsn-ü Aşk, 18. yüzyılda Şeyh Galip tarafından Osmanlı Türkçesi ile yazılan alegorik bir mesnevidir. Tasavvufi temellere dayanan ve toplamda 2041 beyitten meydana gelen bu önemli eser, aruzun “mefulü-mefailün-feülün” kalıbı ile yazılmıştır.

Eserin sahibi Şeyh Galip‘in tam adı Galib Mehmed Esad Dede‘dir. 1757 senesinde İstanbul’da doğan Şeyh Galip için Divan edebiyatının son büyük şairi denir. İlk şiirlerinde “Esad” mahlasını kullanırken, bu mahlasın başkaları tarafından da kullandığını öğrenmesiyle “Galip” mahlasını almıştır. 24 yaşındayken, yazdığı şiirleri toplayarak Divan‘ını oluşturan şair, 26 yaşında ise eşsiz eseri Hüsn-ü Aşk‘ı kaleme almıştır.

Bu ünlü eseri aslında şair 1762’de girdiği bir iddia üzerine, 6 ayda yazdı. İstanbul sanat çevrelerinde bir üne sahip olan ve eserleri oldukça beğenilen şair, bir gün bir sanat meclisindeki sohbette, büyük Divan şairi Nabi‘nin “Hayrâbât” adlı mesnevisinin oldukça övüldüğüne tanık oldu. Hatta orada bulunanlardan biri bu eser için “Böyle bir mesnevi, bir daha yazılamaz!” dedi. Şeyh Galip bunun üzerine eser için ”çok abartılıyor” dedi ve kendisinin daha iyisini yazabileceğini söyledi. Gerçekten de altı ay içerisinde belki de Hayrâbât‘ı gölgede bırakacak güzellikte bir eser olan Hüsn-ü Aşk‘ı tamamladı.

Divan şiirinin kalıplaşmış kurallarını yıkan, özgün söyleyişler ve yeni buluşlar ortaya koyan şair, “sanat için sanat” görüşündeydi. “Afet bana itibar-ı amme” yani “Halkın beğenisi benim için felakettir” diyen Galip aynı zamanda Sembolizm benzeri bir tarzın, Türk edebiyatındaki öncüsüdür. Hüsn-ü Aşk’ı yazdıktan iki yıl sonra Konya’ya giderek Mevlânâ‘nın dergâhında çileye çöktü. Galata Mevlevîhanesi‘ne başladıktan sonra “Galip Dede” şeklinde de anılan şair, 1798 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti.

Gelelim Hüsn-ü Aşk’a. ”Mecaz, hakikatin köprüsüdür” felsefesi üzerine kurulan eserde tüm nesneler, kahramanlar ve mekanlar tasavvufi birer semboldür. Bu önemli eser günümüze kadar pek çok yazara esin kaynağı olmuştur. Muallim Naci, Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide Edip, Emine Işınsu gibi yazarlar hikayedeki temayı romanlarında işlediler. Ayrıca Orhan Pamuk‘un ünlü eseri Kara Kitap bumesneviyle oldukça bağlantılıdır. Turan Oflazoğlu’na ait olan “Güzellik ile Aşk” ve “III. Selim Kılıç ve Ney” oyunlarına da konu olmuştur. Ayrıca Kenan Işık’ın yönettiği “Aşk Hastası” oyununun hikayesinin de kaynağıdır.

Bu güzel mesnevinin hikayesi ise özet olarak şu şekilde:

Benî Muhabbet (sevgi oğulları) adındaki Arap kabilesi içinde kabile büyüklerinden birinin bir oğlu; bir başkasının da bir kızı olur. Oğlana Aşk, kıza da Hüsn adını verirler. Kabilenin nişanladıkları bu gençler, Edeb denen okulda Munlâ-yı Cünûn adındaki hocadan ders okudukları sırada birbirlerine âşık olurlar. Bazen içinde Feyz havuzu bulunan Ma’nâ gezinti yerinde buluşmaktadırlar. Buranın mihmandarı olan Suhan bilgili ve yol gösteren bir ihtiyardır. Kabilede Hayret adlı biri, iki sevgilinin bir arada bulunmasına engel olunca birbirinden ayrılan aşıklar Suhan vasıtasıyla mektuplaşırlar. Aşk’ın Gayret adlı bir lalası, Hüsn’ün de İsmet adlı bir dadısı vardır. Aşk, Gayret’in de yardımıyla Hüsn’ü istemeye gider. Fakat, kabile büyükleri, Kalb ülkesine gidip oradaki kimyayı getirmedikçe Hüsn’ü vermeyeceklerini söylerler. O da bunun üzerine Gayret’le yola koyulur.

Yolda içine düştükleri derin bir kuyuda karşılaştıkları bir cadı bunları hapseder. Bu sırada Suhan yetişir ve kuyu dibinde İsm-i A’zam (Allah’ın en büyük adı) yazılı ipe sarılıp kurtulmalarını söyler. Buradan kurtulduktan sonra yollan Gam harabelerine uğrar. Kış mevsiminin hüküm sürdüğü burada bir cadı Aşk’a gönül verir. O, kabul etmeyince Aşk’ı çarmıha gerdiği sırada gene Suhan yetişir ve Aşk’a Hüsn’den bir kılıç ile bir at; Gayret’ede iki kanat getirir. Yolda gulyabanilerle savaşırlar. Bu sırada Ateş denizine rastlarlar. Cinler, onun kıyısındaki mumdan gemilere binmelerini teklif ederlerse de kabul etmezler. Buradan kurtulup Çin ülkesine varırlar. O sırada bir dudukuşu şekline bürünen Suhan, Aşk’a, Çin padişahının Hüş-Rübâ adlı kızına kapılırsa Zâtu’ssuver kalesine hapsedeceğini söylerse de o, Hüsn’e benzettiği Hüş-Rübâ’ya gönlünü kaptırır. (Aşk aldanmıştır. Huş-Ruba onu sarhoş etmiş kılıcını elinden almıştır ve maddî varlığı, insan benliğini temsil eden Zâtu’s-Suver kalesine kapamıştır.) Gayretle burada mahbus kaldıkları sırada gene Suhan yetişir ve Aşk’a kaleyi ateşe vermesini söyler. O da böyle yapar ve kurtulurlar.

Nihayet, kutlu bir sabah vakti Suhan, bir hekim kılığında gelir ve Aşk’ı Kalb kalesine götürür orada Hüsn’ün sarayına ulaşırlar. O anda Hayret, İsmet, Munlâ-yı Cunûn ve diğerleri gelirler. Ma’nâ gezinti yeri de görünür, işte bu sırada Suhan, cadıyı öldürenin, yolları temizleyenin, hekim kılığına girenin hep kendisi olduğunu, Aşk’a yanlış yol tuttuğunu anlatır. Aşk Hüsn’dür; Hüsn de Aşk. Birliğe ikilik sığmaz. Sonunda Hayret, Aşk’ı alıp Hüsn’e götürür ve gayp perdeleri (bilinmezlik, sır perdeleri) açılır. Aşk, Hüsn’ün kendisi olduğunu anlar. Yani, kendisi kendisine kavuşur.

”Kim Aşk Hüs(ü)n’dür ayn-ı Hüsn Aş
Sen râh-ı galatda eyledin meş
Birlikde bu kîl ü kâl yokdur 
Ol farzda hiç muhâl yokdur”

 

Kaynak: 1, 2, 3, 4, 5, 6

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
10

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here