Yazmak zaten silmek, boyuna silmektir.

Benim yaptığım bu.

Şiirinin her zaman ileriye yol aldığı, gerek biçim gerek konu bakımından sürekli bir değişimi getirdiği İlhan Berk, Türk edebiyatının çok önemli bir şairiydi. Şiirlerine yaşam kazandırma işini öyle ustalıkla yapıyordu ki birdenbire şiirin kendisi olup çıkıveriyoruz her okuduğumuzda. Öyle bütünleştiriyor bizi şair şiirleriyle. Kendisinden arda kalan şiirleriyle yerleşiyor içimizdeki gizli odalara. Bu sebeple duygularımızın yeşermesini şiirlerine ve kendisine borçluyuz!

Küçük yaşta, babasının aileyi terk etmesi gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldı. Yoksulluk da üzerine eklenince, genç yaşlarda gelen sorumluluk yükünü omuzlarında hissetmeye başladı. Yalnız o edebiyat tutkusu da tüm bunlarla beraber geldi. İlkokuldayken okul gazetesiyle ilgilenmeye başlaması, ileriki yıllarda şiire ve edebiyata olan ilgisini daha da artıracaktı. Ancak maddi sıkıntılar eğitimini de zorluyordu. Tüm bu zorluklara rağmen eski adıyla Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü’nü bitirdi. Bir süre ortaokullarda Fransızca eğitmeni olarak çalıştı. Çevirmenlik yaptığı dönemlerde ise Arthur Rimbaud ve Ezra Pound gibi önemli isimleri Türkçeye kazandırdı.

Şiirlerde İlhan Berk

Edebiyata duyduğu ilgi onun hayatında hiçbir zaman yeni bir olay değildi. İlk şiirlerini 18 yaşındayken Güneşi Yakanların Selamı adı altında kitaplaştırmıştı. Bu şiirlerinde hece ölçüsünü kullandı.

                               Neler, neler beklenmez nihayetsiz bir yerden
                               Güneşi içelim mor şafaklar gecesinden.
                               Selam! Sonsuzluklara, hasretli gönüllerden,
                               Selam, güneşi, göğü yakanlar bahçesinde!

1969’da çevirmenlikten emekli olduktan sonra hayatını tamamen şiire adadı İlhan Berk. “Şairlik bir meslektir. Hayatımı bu mesleğe adadım.” derken oldukça samimiydi şairimiz. Kül adlı kitabıyla TDK Şiir Ödülü, İstanbul Kitabı ile Behçet Necatigil Şiir Ödülü, Deniz Eskisi ile Yeditepe Şiir Armağanı ve Güzel Irmak ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne layık görülmesi şiire verdiği emeğin en somut haliydi yalnızca. 

Onun şiiri etten kemikten bir canlı gibi büyüyüp gelişiyor, değişiyordu. İlk zamanlar Toplumcu Gerçekçi şiir anlayışıyla özgürlükçü ve yaşam dolu şiirler yazdı (Günaydın Yeryüzü, İstanbul, Türkiye Şarkısı bu anlayışla yazdığı şiirlerine örnek olarak gösterilebilir). Ancak ona yetmeyen bir şeyler vardı yazdıklarında. Daha zor şeyleri, imgeleri seviyordu. Tüm bunlarla İkinci Yeni‘nin içinde buldu kendini. Sürrealizmden etkilendiklerini; soyut, ilk bakışta anlamsız diye nitelendirilen tamlamaları ve benzetmeleriyle gördüğümüz, anlaşılmak ve anlatmaktan çok hissedilmeyi şiirin merkezine alan bu akımın diğer tüm şairleri gibi İlhan Berk’in şiirleri de bunlardan besleniyordu. Şiirde gelenekten bağımsız, yenilikçi arayışlara girişti. Zamanla düz yazıya yaklaşan şiirleriyle ise bize şiirin en “kendiliğindenliğini” yansıtarak ölümsüzleşen şairlerimiz arasında yerini aldı İlhan Berk. 

Küçüğüm, bu senin sesin, güzel ırmak
 Önce rüzgarın öptüğü sonra benim öptüğüm.
 Bu bitmemiş şiirler senin ayak bileklerin
 Soluğun, kokun, karnın, gölgeli gözlerin.

Onun şiirleri gerçekten de canlıydı. Canlı kalmaya da devam ediyor. Eleştiriler, İlhan Berk’in şiirlerinde, anlamı anlamsızlıkla oluşturmasına yönelik olsa da onun sadeliğinin buradan geldiğini anlamak çok da zor değildir. Şiire “sessizliğini” bu şekilde katıyordu şair.

Bırakılan değil, yazılan bir sessizlik vardır. Ben bunu çok yaptım. Sayfalar atladım bazı yerlerde, sayfalar atlayıp tek bir nokta koydum veya tek bir sözcük yazdım. Bunu istediğim için yapmadım, böyle olması gerektiğini hissediyordum. Şiir burada bitmiyor ama nefes almak istiyor. Şiirin nefes alma yerleri vardır; oraya geliyor ve soluklanıyor; şiirin doğasında olan bir şey bu.

Şiirlerinde kendisi olabilen, yeni şeyler yaratabilen bir şairdi İlhan Berk. Herhangi bir dogmaya, klişeye bağlı kalmadan Türk Edebiyatına harika şiirler bıraktı. Bizler de onun güzel şiirlerinden bir alıntıyla sonlandırıyoruz içeriğimizi: Aşklar İçinde Bir Kentin, Herhangi Bir Kentin. Şiirle kalın!


Tam neredeydi şimdi bir türlü çıkaramıyorum
Bir sokak unutmuş sokaklığını gidiyordu.

Belki bir resimde yaşamaktan sıkılıp çıkmış geliyordu,
Belki de dul bayan Suzan Adoni’nin ayininden.

Diyordum herhalde ikisinden biri olmalı
Bir sokak da çünkü her zaman kendisinde değildir.

Susuyoruz ve
Sanki dergilerde kalmayı seçmiş şiirler gibiyiz.

Hem gün gelir şiirler de eskir biliyorsun
Kalır ama bir yerlerde eylülün eylül olduğu.

Ben ki dikkatli bir su gibi yaşadım
Seninle ve küllerle.