Birlikte büyümüş, her şeyden önce en yakın arkadaş olan iki gencin zamanlamayı tutturamayışlarının ve birbirlerini ıskalayışlarının hikayesi; Love, Rosie. Size çok farklı, çok orijinal bir şey anlatmıyor. Yepyeni, daha önce hiç denenmemiş bir hikaye vadetmiyor. Yıllar yılı üzerine en çok yazılan, çizilen, konuşulan dolayısıyla filmlerin en çok irdelediği bir konseptten, aşktan bahsediyor.

Birlikte büyüyen iki arkadaş arasındaki en saf bağlılığı, sevgiliden önce en yakın arkadaş olan Alex ve Rosie’nin hikayesini anlatıyor. Fakat bunu öyle naif ve içten sunuyor ki izleyiciye, binlerce film arasında kaybolup gidebilecek bir öyküyü alıp farklı bir yere taşıyor. Kalp kırıklığınıza, can sıkkınlığınıza iyi gelecek, arşivinizde yıllar boyu saklayıp izleyebileceğiniz, izledikçe modunuzu yükselten sizi yüzünüzde bir tebessümle uğurlayan bir film haline getiriveriyor.

Love, Rosie’nin parlamasını sağlayan; bence en büyük etkense Sam Claflin ve Lily Collins. Genç oyuncular Alex ve Rosie’ye öyle samimi ve gerçek bir şekilde hayat vermiş ki, onların tatlılığı hikayeyi bambaşka bir yere taşıyor. Doğal oyunculukları, zorlama görünmeyen diyalogları, tutan o samimi kimyaları sizi filmin içine davet ediyor.

Bu filmi türdeşlerinin arasından alıp bir adım öne çıkaran bir başka noktası ise gerçeğe olan yakınlığı, izleyicinin kendisine dair bir şeyler bulmasını sağlayışı. Bu filmle bağlantı kurabilmek için illa çocukluk arkadaşınıza aşık olmanız ya da türlü aksilikler sonucu gerçek aşkı devamlı ıskalamanız gerekmiyor. Hayatın olağan akışında sevdiklerinizden kopmak, en yakınınızdakinin değerini o gidene kadar anlayamamak, aşamadıklarınızı unutmak için kendinizi yanlış olduğunuzu bildiğiniz ilişkilere inandırmaya çalışmak; bunlar çok gerçek ve bizden duygular. Film bütün bunları alıp hoş bir paket içinde size sunuyor.

Rosie ve Alex birbirlerini çocukluklarından beri tanıyan, birlikte büyüyen iki arkadaş. İlişkileri hep o platoniklik ve romantiklik arasındaki ince çizgide dolaşsa da her şeyden önce birbirlerinin en yakın dostu oluyorlar. Birbirini herkesten iyi tanıyan, hayallerini, rüyalarını paylaşan iki yakın arkadaş.

Film boyu ikili arasındaki o romantik gerilim hissediliyor. Sadece arkadaş oldukları dönemlerde bile olayın “sadece” bu olmadığını iki aktör de oldukça başarılı bir şekilde hissettiriyor. Bir anda arkadaşlıktan romantik duygulara evrilen zorlama bir ilişki görmüyoruz.

Yaşamlarının büyük bölümünde bir türlü doğru zamanı tutturamıyor, birbirlerini bir şekilde ıskalıyorlar. Araya başka kişiler, farklı öncelikler giriyor. Duygularına birbirlerinin mutluluğu uğruna ket vuruyorlar.

Film bu durumu sakız gibi uzatmadan ve izleyiciyi sinir etmeden anlatmayı başarıyor. Çok sinir bozucu ve gerçek dışı tesadüflerle örülebilmeye müsait bu olay örgüsünü gayet gerçeğe uygun ve akıcı bir şekilde anlatıyor. İkisinin de geçtikleri süreçleri göstererek; taraf tutmadan, Alex’i de Rosie’yi de anlayarak hikayeyi izlemenizi sağlıyor.

Rosie, filmin açılış sahnesinde de izlediğimiz o konuşmasında durumlarını şöyle özetliyor: “Bazen hayatta başına gelen en güzel şeyin tam burnunun dibinde olduğunu fark edemezsin.” Bazen gerçekten böyledir. Mutluluğu yanlış yerde ararsın, sevdiklerinin kıymetini geç anlarsın. Yanı başındakileri göremez, görsen de konuşamaz olursun. Bu ne seni kötü biri yapar, ne de diğerlerini korkak. Sadece hayattır işte, bazen böyle akar.

Love, Rosie replikleriyle, yarattığı keyifli dünya ve anlattığı o masum aşkla herkesin kabini ısıtabilecek bir yapım. İçinizde en olmadık zamanlarda filizlenen romantik komedi izleme isteğinizi bastırmak için bire bir.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here