500 Days of Summer daha en başından kartlarını açık oynuyor ve seyircisini uyarıyor: Bu bir aşk hikâyesi değil, aşk hakkında bir hikâye. İzleyiciyse bu uyarıya rağmen kafasında başka bir sona odaklanıyor. Film aşka farklı bir yerden bakıyor. Odağına görmeye alıştığımız birbiri için doğru kişi olan iki insanı ve herkesin yaşamak isteyeceği türden dillere destan bir aşkı almıyor. Birbirinin hayatından geçen, aşka dair taban tabana zıt fikirleri ve beklentileri olan iki insanın ilişkisini kronolojik olmayan bir tarzda anlatıyor. Alıştığımız diğer romantik filmler gibi aşka ve ilişkilere olan beklentimizi alıp arşa çıkarmıyor, aksine size gerçek bir şey sunuyor. Ayakları yere basan bir “romantik” film vadediyor.

Filmimizin başrolleri Joseph Gordon-Levitt ve Zooey Deschanel, hem kimyalarıyla hem de karakterlerine hayat verişleriyle oldukça doğru casting olduklarını kanıtlıyorlar. Tom, mimarlıkta tutunamamış, hayatını tebrik kartları yazarak idame ettiren, hayatının doğru kişiyi bulunca anlam kazanacağına inanan umutsuz bir romantik. Summer ise özgürlüğüne düşkün, birinin bir şeyi olmaktan hoşlanmayan, romantik ilişkilerinde etiketlerden kaçınan, film ve dizilerde karşımıza çıkan manic pixie girl tanımına tamamıyla uyan, yani güzelliği ve hareketleriyle herkesin hayatında isteyeceği mükemmele yakın olarak tasvir edilmiş bir karakter. İlişkilere olan bakış açısını şu şekilde ifade ediyor:

“I like being on my own. Relationships are messy and people’s feelings get hurt. Who needs it? We’re young. We live in one of the most beautiful cities in the world. Might as well have fun while we can and save the serious stuff for later.”

“Kendi kendime olmayı seviyorum. İlişkiler karmaşık, insanların duyguları inciniyor. Buna kimin ihtiyacı var ki? Biz genciz. Dünyanın en güzel şehirlerinden birinde yaşıyoruz. Eğlenebiliyorken eğlenip ciddi işleri sonraya saklamalıyız.”

Summer, Tom’un çalıştığı şirkette asistan olarak çalışmaya başlıyor ve Tom, Summer’a ilk görüşte aşık oluyor. Bizse Tom’un duygularının gelişim aşamasını, Summer’ı kafasında doğru kişi olarak kodlayışını ve Smiths’e duydukları ortak sevgiden doğan bu ilişkinin 500 gününü izliyoruz.

Filmdeki aşkın kahramanları Tom ve Summer olsa da, aslında filmin anlatım dili protagonisti Tom olarak resmediyor. Hikâye onun gözünden beyaz perdeye aktarılıyor. Onun aşkını, duygularını izliyor, Summer karakterini Tom’un dilinden tanıyoruz. Hatta film sadece yaşananı değil zaman zaman sahneyi ikiye bölerek Tom’un beklentilerini bir tarafa, gerçekte yaşananı ise diğer tarafa koyuyor ve bize sadece protagonistimizin yaşadıklarını değil hayallerini de gösteriyor. Seyirci olarak hikâyeyi kimin gözünden izliyorsak kendimizi onun yerine koyup onun iyi olmasını istemeye kurgulandığımızdan Tom’la empati kurmaya ve yaşananlar için Summer’ı suçlamaya meyilli olsak da 500 Days of Summer seyircisini bakış açısını değiştirmeye itiyor. Bu durum da izleyiciye klasik romantik filmlerin alıştırdığından çok daha farklı bir seyir tecrübesi kazandırıyor.

Filmin özünü en iyi yansıtan repliğiyse kuşkusuz şu:

“People change, feelings change, but that doesn’t mean that the love once shared wasn’t true and real. It simply means that sometimes when people grow, they grow apart.”

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here