Benim için bir kitabı elime aldığımda ne anlattığından çok, nasıl anlattığı kitabın ömrünü belirliyor. Alacakaranlık serisini dilimize kazandıran çevirmen Eren Abaka‘nın Mahrum kitabı, bir solukta okuyacağınız, gidişatını  hiç yabancılamayacağınız bir hikayeyi anlatıyor.

Aynı mahallede karşılıklı oturan bir ailenin, bir gecede hayatlarının nasıl kesiştiğini ele alıyor Mahrum. Annesiyle birlikte yaşayan Hatice, her gün annesine bakmakla yükümlüyken, kendi geleceğini, kendi hayallerini ve ideallerini bir kenara atarak annesine odaklı bir hayat yaşarken, kendisini mahrum eden bir karakteri gözlerimizin üzerine seriyor. Öte yandan, karşı apartmanda yaşayan İsmail ve küçük kardeşi Yusuf, farklı bir aile profili sergilerken, onların da kendi dünyalarında kısılıp kaldığına tanıklık ediyoruz.

Yusuf’un tekerlekli sandalyeye mahkum olması, ailesinin maddi anlamda çok fazla seçeneğinin olmaması hem fiziken hem de maddi açıdan kısıtlı bir profil sunuyor bizlere. İsmail’in hayallerini, ideallerini gerçekleştirememesi için her türlü olanaksızlığa sahip olması, karşı apartmanda oturan Hatice’nin ise sağlığı yerinde olmasına karşın annesinin kendisine karşı olan sonu bitmeyen beklentileri sebebi ile kısıtlı bir hayat yaşaması, okuyucuda istemsiz bir sorgulamaya neden oluyor.

Bize sunulan şartlar sebebi ile mi olanaklarımızı kısıtlıyoruz? Yoksa kendi seçimlerimizden dolayı mı kısıtlanıyoruz? İstediklerimizi gerçekleştirmemiz için bencilliği mi seçmeliyiz, yoksa bencil olmamak adına kendimizden mi vazgeçmeliyiz?

Fark ettirmeden okuyucu üzerinde bu küçük ültimatomları yerleştiren Abaka, sıradan bir mahalle hikayesini anlatıyormuş gibi görünse de aslında hem kültürel hem de aile yapısı olarak kendi içimizde bir sorgulamayı başlatıyor. Bunu da fark ettirmeden küçük küçük yapıyor. Aile hürmeti, saygısı, vefası dediğimiz değer yargılarımız kültürümüzün bir parçası iken acaba bizi mahrum eden alışkanlıklarımız haline mi gelmekte?

Mahrumiyetin kendi içimizde olduğunu, fiziksel yeterliliğimiz olsa dahi, en büyük düşmanımızın yine kendimizin olduğunu bize hatırlatan ve bu düşmanlığın sonundaki bastırılmış duyguların kendimize nasıl ihanet ettiğine şahitlik eden bir roman Mahrum.

Kitabın sonuna geldiğimde gerçekten düşündüren bir tohum serpti içime. Özellikle hikayenin sonundaki ters köşe, beklemediğim bir noktadan sarstı. Yazım dilinin akıcılığından, hangi sayfaya ne zaman geçtiğimi bile hatırlamıyorum, konusunu takip ederken ise iki farklı ailenin evine misafir olmuş gibi hissettiriyor okuyucusuna Mahrum. Yazarın bunca zaman başarılı kitap çevirmenliğinin meyvesini okuyucusunun yediğini düşünüyorum.

Mahrum, bir çırpıda biten bir lezzet sunuyor eşlik edene.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here