Bu içerik yazarın kendisi tarafından seslendirilmiştir.

Antik Felsefe Geleneğinin Sonu Nasıl Geldi?

Antik Felsefe’nin yaşayan bir gelenek olarak ne zaman sona erdiğini söylemek oldukça zordur. Çünkü özellikle Yunan ve Roma kültürleri sonuna da bir tarih veremeyiz. Roma İmparatorluğu bölündüğünde, Doğu Roma siyasal ve kültürel bütünlüğünü korumayı başardı. Felsefe, Bizans topraklarında, kısmen de olsa, akademik bir çalışma alanı olarak varlığını sürdürdü. Buna karşın, Batı Roma siyasal ve kültürel açıdan tamamen dağıldı ve pek çok felsefi metni, kaos dönemi boyunca, Antik Felsefe geleneğiyle ilgisi olmayan kişiler tarafından manastırlar ya da akademilerde kilit altında tutuldu. Hatta bu dönemde başlıca metinlerin kaleme alındığı Yunanca bile unutuldu. Felsefenin yeniden gelişmesiyle birlikte, başta Aristoteles ve Platon olmak üzere, antik felsefe geleneğinin bir bölümü asıl bağlamından koparılarak dinsel bir çerçevede yeniden ele alındı. Rönesans’a kadar antik metinleri bu çerçeveden bağımsız bir biçimde yorumlamak mümkün değildi. Öyle ki, Aristoteles üzerine çalışanlar hala Orta Çağ’daki yorumun artçı etkileriyle başa çıkmak zorundadırlar.

Antik Felsefe’nin yaşayan bir gelenek olarak sonu, Bizans İmparatoru İustinianos’un Atina’daki pagan felsefe okullarının kapatılmasını emrettiği 529 yılına denk gelebilir. Öte yandan, pek çok tarihsel dönüm noktasında olduğu gibi, bu iddia da bir dereceye kadar çürütülebilir. Öncelikle, Atina, 6. yüzyıla gelindiğinde artık başlıca felsefe merkezi değildi ve kentte bu dönemde Yeni Platoncu okul dışında herhangi bir felsefe okulunun varlığından emin değildir araştırmacılar. İkincisi de İustiniapos gerçekten okullara kilit vurmamış, sadece paganların eğitim vermesini yasaklamıştı.

Bununla birlikte Antik Felsefe geleneğinin Hristiyan bir imparatorun hoşgörüsüz yaklaşımıyla sonlandığı görüşünün de haklılık payı vardır. Antik dünyada, Yahudiler ve Hristiyanlar, kutsal metinlerine dönük koşulsuz inanç ve bağlılıklarına karşılık, felsefe uğraşını tamamen reddetmek ya da geleneğinin en azından belli unsurlarını dinsel açıklamalarla uyuşacak şekilde yorumlamak arasında bir seçim yapmak zorundaydı. Bu seçim, felsefenin Yahudi ve Hristiyan inancındaki bazı açıklamalarının bozulmuş biçimlerinden geliştiği düşüncesini doğurdu. Böyle bir yaklaşım, oldukça seçici olmasının yanı sıra, antik felsefe geleneğinin temel unsurlarından akıl yürütme ve tartışmaya ayrılan alanı ciddi biçimde sınırlar. O halde, dönemin Yahudi ve Hristiyan düşünürlerinin genel olarak antik felsefe geleneğinin bir birer parçası olmaktan ziyade, kısmen, geleneğin günümüze ulaşmasını sağlayan aracılar olduğunu söyleyebiliriz. Hristiyanlıkla birlikte tek bir dünya görüşü benimsenmemiş ve böylece felsefe büyük oranda kendi inançlarımızı sorgulama ve onlara ilişkin akıl yürütme işlevini sürdüremez olmuştur.

Antik Felsefe ve Günümüzde Felsefe

Antik Felsefe, kendilerini antik Yunan ve Roma kültürlerinin mirasçıları olarak gören Batı Avrupa kültürlerinden etkilenen toplumlarda felsefi düşüncenin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Antik felsefe geleneğinin çeşitli okulları farklı dönemlerde diğerlerinin önüne geçti. Örneğin, 18 yüzyılda etkili olan Stoacı felsefe, 19 yüzyılda sadece bir uzmanlık alanına indirgenir. Platoncu felsefenin kaderiyse tam tersidir. Antik felsefe geleneğinin çok çeşitli yeni felsefi uğraşılar ortaya çıkarabilecek kapasiteye sahip olduğu görülür. Bu yaklaşımların hepsi, en azından son üç yüzyılda, felsefede akıl yürütmenin önemini kabul eder. Bununla birlikte, antik felsefe geleneğinin akıl yürütmeye yaptığı güçlü vurgunun olumsuz bir sonucu da vardır. Bu vurgu, bazen, antik dönemin sonlarında ve 20. yüzyılda, akıl yürütme yerine mistisizmin öne çıktığı ve bilgeliğin akıl dışı yollarda arandığı Doğu felsefeleri başta olmak üzere, diğer felsefi gelenekleri tamamen farklı ve öteki görmeye yol açar. Söz konusu basitleştirme eğilimi, kimi zaman Doğu Felsefesi’nin, akıl yürütmeyi yücelten Batı geleneğinden daha ilkel olduğu düşüncesini doğurur. Öte yandan, bu ayrımcı yaklaşım, aynı zamanda Doğu geleneğinin yüzeysel tartışmalara önem atfeden Batı geleneğinden daha derinlikli olduğunu da ortaya koyabilir. Özellikle 20. yüzyılın sonlarında, felsefe dünyasında akıl yürütme yöntemini ve onun Batı geleneğindeki konumunu hedef alan geniş çaplı saldırılar görülür. Doğal olarak, antik felsefe geleneği de genellikle bilgi yetersizliğinden kaynaklanan bu saldırılardan payını aldı.

Her iki yönden de uygun olmayan bu yaklaşım, büyük oranda gerçekleri yansıtmayan ve bize yararı dokunmayan temelsiz kıyaslamalara yol açar. Bu durum özellikle Hint Felsefesi için geçerlidir. Antik çağda Hindistan, Maddecilik, Kuşkuculuk ve Deneyselcilik’in yanı sıra, Gizemcilik ve çeşitli biçimleriyle İdealizm eğilimli okulları kapsayan zengin bir felsefe geleneğine sahipti. Ancak Batılılar ve çoğu Hintli, iki gelenek arasında karşılaştırma yaparken sadece Batı Felsefesi ile tezat oluşturan okulları göz önünde bulundurur. Felsefe öğrencileri çoğu zaman, Hint felsefesi dahil olmak üzere, Doğu felsefelerinin hepsinin birbirine benzediğini ve bunların Batı felsefesiyle ortak bir noktası bulunmadığını düşünürler. Öte yandan Batı Rasyonalizmi ve Doğu Gizemciliği arasındaki temelsiz karşıtlığı aşabilecek ve Hint geleneğinin bazı unsurları ile Antik Yunan ve Roma gelenekleri arasında güçlü benzerlikler bulunduğunu gösteren post-kolonyel bir görüşü benimseyebiliriz.

Antik Felsefeye Teşekkür

‘Antik Yunan-Roma dünyasındaki felsefe, öyle ya da böyle, yöntemleri, metinleri ve kurumlarıyla başlı başına bir inceleme konusu olmuştur. Kuşkusuz, felsefi etkinlik, antik çağ insanının gözünde, bugün bizim için olduğundan çok daha mühim bir konuydu. İyi bir yaşam sürmenin önemi ve bunu gerçekleştirme yolunda felsefi düşüncenin işlevi göz önüne alındığında, felsefenin, genel eğitimin doğal bir tamamlayıcısı olarak görülmesi şaşırtıcı değildir. Ayrıca antik dünyada, kendimizi ve dünyayı akıl yürütme yoluyla anlayabileceğimiz düşüncesi ile felsefenin düşünsel olarak zorlayıcı bir alan olduğu fikri arasındaki gerilim bugünkü kadar belirgin değildi. Felsefenin antik çağ gündelik yaşamında oynadığı rolü günümüzde başka ilgiler ve uğraşılar üstlenmiştir. Bununla birlikte, felsefe hala önemlidir. Pek çok konudaki düşüncelerimizi antik teorilerle ilişkilendirdiğimizi ve antik felsefe çalışarak bu gelenekle doğrudan felsefi etkileşime girdiğimizi görürüz. Felsefenin sorunları bugün de geçerlidir. Bu durumda, tanrısal bir müdahale beklenmeden, üzerimize düşeni yapmalı, hakikati aramalı ve düzmece olanı açığa çıkarmalıyız.’ John Burnet

 

Kaynakça:

Annas, Julia (2000). Antik Felsefe. Dost, Ankara, Türkiye

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here